Yaman Arıkan ile Yûnus’leyin Bir Sohbet

0

Bilhassa Yûnus Emre üzerine yaptığı çalışmalarla bilinen usta dilbilimci ve yazar Yaman Arıkan’la Kün FM‘de gerçekleştirdiğimiz samimi sohbeti, Bir Acayip Blog okurları için kelimelere yükledik..

Biliyoruz ki hocamızda, yalnız bilgi sathında kalmamış, yakut çerağ gönle de dolanmış bir Yûnus vardır. Bu sebepten Yûnus evvela ona sorulmalıdır, deyip ilk sorumuzu yöneltiyoruz..

Hocam, Yûnus’un şiirlerinden ve Molla Kasım ile aralarında geçen menkıbeden bahseder misiniz?

Anlatılan menkıbeyi herkes bilir aşağı yukarı. Yûnus’un vefatından 2-3 sene kadar sonra, Molla Kasım adında, biraz mürekkep yalamış, medresede okumuş birisinin eline Yûnus’un şiirleri geçiyor. Bir akşam oturuyor ateşin başına, Yûnus’un şiirlerini okuyor. Molla ya tabi, her okuduğu şiire bir kusur buluyor. Kusur bulduğu her şiiri yırtıp ateşe atıyor. Derler ki o akşam Molla Kasım, Yûnus’un kusur bulduğu bin şiirini yakmış. O gün bitiremiyor tabi, ertesi gün dere kenarında devam ediyor şiirleri okumaya. Yine her okuduğu şiire bir kusur buluyor ve yırtıp suya atıyor. En sonunda öyle bir şiire denk geliyor ki Molla Kasım, o şiirin son dörtlüğünde Yunus şöyle diyor;

“Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeker bir Molla Kasım gelir.”

“Eyvaah!” diyor Molla Kasım saçını başını yoluyor ama iş işten geçiyor tabi. Bin şiirini yakmış, bin şiirini suya atmış. Çok güzel ve hoş bir yorumla denir ki bu Molla Kasım hadisesi hakkında: “Yakıp da buharlarının ve dumanlarının göklere yükselmesine vesile olduğu bin şiir gökte meleklerin ve ervahın hakkıymış. Onun için vesile kılınmış; buharları, dumanları göklere yükselmiş. Dereye attığı bin şiir de denizdeki canlıların hakkıymış; o bin şiiri de denize atmaya vesile kılınmış. Geriye bin şiir kalmış, o bin şiir de insanların hakkıymış.” Molla Kasım eğer şiirin son dörtlüğünü görmeseydi veya şiirin son dörtlüğü öyle olmasaydı mutlaka o şiiri de yırtar atardı denize. Çünkü Yûnus şiire şöyle başlıyor:

“Ben dervişim diyene bir ün edesim gelir,

Tanıyuban şimdiden varıp yetesim gelir.

Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir,

Varıp onun üstüne evler yapasım gelir.

Altında gayya vardır içi nar ile pürdür,

Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir.

Od’a gölge dediğime tan eylemen hocalar,

Hatırınız hoş olsun biraz yanasım gelir.

Ben günahımca yanam, rahmet suyunda yunam,

İki kanat takınam biraz uçasım gelir.

Andan cennete varam cennette Hakk’ı görem,

Huri ile gılmana bir bir koşasım gelir.

Derviş Yûnus bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni sigaya çeker bir Molla Kasım gelir.’’

Orada bir şeye işaret edelim. Ne diyor başta? “Sırat kıldan incedir, kılıçtan keskincedir. / Varıp onun üstüne evler yapasım gelir.’’ Olur mu? O, imana yani imanın derecesine bağlı, Allah ile bağın sağlamlığına bağlı. Sonra peşinden ne diyor? “Altında gayya vardır içi nar ile pürdür. /Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir.’’ Yatıp uyuyacağım orada, diyor. Olur mu? İbrahim aleyhisselam atıldı yanmadı. Allah ile öyle bir bağ kurmuştu ki İbrahim aleyhisselam, kopma imkânı yoktu.

Malûmunuz, İbrahim aleyhisselam mancınık ile atılıyor. O devirlerde mancınık savaşlarda kullanılırdı. Peki niye mancınıkla atılıyor? Dağlar gibi odun yığmışlar, tutup da elleriyle ateşe koyma imkânı yok. Büyük ateşin yanına yaklaşamazsın, yakar adamı. Yaklaşamadıkları için İbrahim aleyhisselam’ı uzaktan, mancınık ile ateşin içerisine atıyorlar. Mancınıktan fırlatıldığı an havada bir top güllesi gibi giderken İbrahim aleyhisselam’ın karşısına Cebrail aleyhisselam çıkıyor ve “Ya İbrahim bir isteğin var mı?’’ diyor. Tabi İbrahim aleyhisselam Allah ile o derece bir bağ kurmuş ki aradaki elçiyi bile kabul etmiyor, doğrudan Allah’ı istiyor. “”Var ama senden değil, sen aradan çekil.’’ diyor. Denize düşen yılana sarılır denir ya hani. Onda öyle bir şey yok. Bir endişe, bir panik yok İbrahim aleyhisselamda. Bizi ateşe atmaya kalksalar kurtarıcı olarak kim gelse ona sarılırız değil mi? Var ama senden değil, diyor ve işte o anda Cenab-ı Hak “Ey ateş! İbrahim’i yakma.’’ buyuruyor. Mucize budur; olmayacak bir şeyi Allah’ın oldurması. Ya da olacak bir şeyi oldurmaması. İbrahim aleyhisselam’ın meselesinde olacak şey nedir? İbrahim aleyhisselam’ın yanması. Çünkü ateşe atılan organik bir şeyi ateş mutlaka yakar. Burada yanmak kesin. Fakat işte orada ilahi müdahale oluyor. Cenab-ı Hak müdahale ediyor, daha önce ateşe koyduğu kanunu işlemez hale getiriyor. Cenab-ı Hak kâinatta her şeye bir kanun koymuştur. Ateşin kanunu nedir? Yakmak. Müdahale edilmedikçe yakar, kuvvetli bir sel gibi önüne aldığı şeyi alır götürür. Ona verilen kanun o. Soğuk, varlığı üşütür. Onun görevi de odur. Allah’ın ateşe koyduğu ilahi kanun yakmaktır. İşte mucize, Allah’ın ateşe koyduğu o kanunu işlemez hale getirmesidir.

‘’Altında gayya vardır içi nar ile pürdür. / Varuban ol gölgede biraz yatasım gelir.’’ Yatar mı? Yatar. İmanına bağlı. Ben yatar mıyım? Yatamam. Kendimi ateşe atamam. Çünkü imanım onun gibi güçlü değil.  Yûnus, Allah ile öyle bir bağ kurmuş ki İbrahim aleyhisselam gibi, gidip o ateşte yanmayacağına inanıyor. O seviyeye gelmiş imanda. İmanda o seviyeye gelen kişi hiç çekinmesin, yakar diye hiç düşünmesin. Ama o seviyeye gelebilmek.. Mesele bu.

Sizlere Necip Fazıl Kısakürek ile geçen bir anımı anlatayım:

Kendisi ile burada komşuyduk. Biliyorsunuz kendisinin, şairler hakkında “Şairler Geçidi’’ diye bir eseri vardır. Farkındaysanız orada hemen hemen her şaire bir kusur bulur. O büyük şair olan Yahya Kemal’e bile bir kusur bulur. Bakın ilginçtir. Biz taa öğrencilik yıllarımızda Yûnus’u sorardık kendisine. Yûnus için şu cümleleri kurardı: ‘’Büyük şairdir, evliya şairdir.’’ Yahya Kemal gibi büyük şairlere dahi kıyıdan köşeden bir kusur buluyordu ama Yûnus’a gelince bir şey söyleyemezdi. Yûnus için büyük şairdir, evliya şairdir diyen Necip Fazıl bile Yûnus’u tanıyamadan gitti. Benim, Yûnus hakkında araştırmalarım olduğunu biliyordu. Zaman zaman karşılaştığımızda, toplantılarda, bazen evine gittiğimizde sorardı. O çalışmamı bildiği için şiirleri bir an evvel gün yüzüne çıksın isterdim. Çıksın ki görsün. Yoksa o da tanıyamıyor haklı olarak.

O karşılaştığımız durumlarda: “Çocuk, ne zaman bitecek bu araştırma?” derdi. Ben de; “Bitecek üstad bitecek.” derdim. 1999 senesine geldik ancak bitti. Üstadın ömrü 1983 senesinde bitti, nasip olmadı. Ondan başka benim tanıdığım birçok şair, fikir adamı vardı. Hiçbiri Yûnus’u tanıyamadı. Her zaman anlatırım Yahya Kemal büyük şairimizdir. Hakikaten büyük şairdir, Türkçe’nin de ustasıdır. Aruz veznini, 20. asırda ilk defa millileştirmiş, Türkçe’ye uydurmuş bir şairdir. Mehmet Akif de keza. Onun zamanına kadar “aruz’’ Türkçe diline uydurulamamıştı. O yüzden divan şairlerimizi kimse anlamaz, okumaz. Biliyorsunuz Yahya Kemal gençliğinde 10-12 sene Fransa’da kaldı. Gittiği de iyi olmuş, Fransa’ya gidince milli benliğine dönmüş. Dönüşte, İstanbul’a geldiğinde 30 sene kadar önce bir gazetede birlikte yazdığı, kendisi gibi şair olan bir arkadaş karşılıyor. Ayaküstü iki şair, şiir sohbetine tutuşuyorlar. Hatırasını anlatan arkadaşı diyor ki: “Ben bir ara Yûnus’tan birkaç mısra okudum Yahya Kemal’e. Yahya Kemal heyecanlandı ve ‘Ben yıllardır bu Türkçeyi aradım. Nerede buldun?’ dedi.” diyor. Bu neyi gösteriyor? Yahya Kemal de Yûnus’tan habersiz…

O hâlde biz de, bunca araştırmanın ardından bir nebze olsun gün yüzüne çıkmış, dimağlarda yer edinmiş olan Yûnus’dan soralım..

Yûnus’u dervişliğe getiren adımlar nelerdir? Taptuk Emre’nin dergâhında yaşadıkları olaylardan bahseder misiniz?

Büyük şahsiyetlerin 2 hatta 3 çeşit hayatı vardır. Biri tarihi takvim hayatıdır. “Nerede doğdu, ne zaman doğdu, ne kadar yaşadı, nerede öldü, kabri nerede?” şeklinde. Bir de büyük şahsiyetlerin vazife hayatı vardır. Tarihi bazı büyük şahsiyetler, ilahi iradece kendilerine yüklenmiş bir vazife ile gelirler dünyaya. Bir şahsın tarihi takvim hayatında bazı belirsizlikler varsa da destani, efsanevi, menkıbevi hayatı devreye girer, menkıbeler anlatılır. Destani, efsanevi hayat denir ona da. Demek ki tarihi şahsiyetlerin 3 çeşit hayatı var. Tarihi takvim hayatı, vazife hayatı ve eğer tarihi takvim hayatında belirsizlikler varsa destani, menkıbevi hayatı. Yûnus’un bu 3 çeşit hayatından esas bilmemiz gereken, belki de yegâne bilmemiz gereken hayatı vazife hayatıdır. Yûnus nerede doğdu, ne zaman doğdu, ne kadar yaşadı, nerede yaşadı, nerede öldü, mezarı nerede? Bunlar da bilinse iyi olur ama bilinmezse bir şey kaybedilmez. Ama Yûnus’un ukdesine Cenab-ı Hak tarafından verilmiş olan o mukaddes görev bilinmezse hem Yûnus’u tanıyamayız hem de bir şey kazanamayız. Yûnus’un Cenab-ı Hak tarafından kendisine verilen vazifesi Allah’ın kelamını olduğu gibi anlatmaktır ve Yûnus da öyle yapmıştır.

Menkıbevi, destani hayatından da hepimizin bildiği şeyler var. Hacı Bektaş-ı Veli’ye gidişi mesela. Kıtlık oluyor köyünde. Duyuyor ki Hacı Bektaş-ı Veli zarurete düşmüş fakir ve yoksul kişilere yardım ediyor. Duyuyor ve Hacı Bektaş-ı Veliye gitmek üzere köyünden kağnısına binip yola çıkacak. Ancak bizim geleneğimizde misafir gidilen eve eli boş gidilmez. Yûnus da yoksul. Düşünmüş ne yapayım diye, evde de bir şey yok. Yolda giderken alıç görmüş, toplamış ondan bir miktar giderken götürmüş. Hacı Bektaş-ı Veli de hediye olarak gelen alıcı kabul etmiş. Sonra sordurmuş: “Ne istiyor Yûnus?” Buğday istiyor. Evde çocuklar aç. Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri nefes verelim kendisine (manevi irşat) demiş. Yûnus da: “Ben nefesi ne yapayım? Çoluk çocuk evde aç.” demiş. 2-3 defa tekrarlıyor Hacı Bektaş-ı Veli, alıcın her çekirdeği başına bir nefes verelim diyor. Ben nefesi ne yapayım buğday isterim, diyor Yûnus. Neticede yüklüyorlar buğday çuvallarını kağnıya. Biraz gidince aklı başına geliyor Yûnus’un geri dönüyor ve buğdayları istemiyorum ben nefes versin, diyor. Hacı Bektaş-ı Veli hazretleri de artık bizden çıktı o iş, diyor ve Taptuk Sultan’a gönderiyor. Gidiyor ve rivayete göre Taptuk Sultan’ın dergâhında 40 yıl odun taşıyor.

Bir gün Yûnus dağdan odunları sırtına almış ancak bu sefer odunları biraz fazla yüklemiş olacak ki ip yetmemiş. Topladığı odunları tam atacakken yerde ip gibi bir şey görmüş onu almış, ipine ekleyip odunları sarıp dergâha götürmüş. Dergâha geldiğinde ipleri çözüp odunları dökünce birden bir yılan fırlayıp gitmiş. Taptuk Sultan’ın hanımı da bakıyormuş o sırada, yılanı görmüş. Ancak Yûnus farkında değilmiş.

Yûnus dergâhta yıllarca çalışmasının ardından manevi bir şey kazanamadım, diye Taptuk Sultan’a da söylemeden çekmiş gitmiş. Dağda bayırda dolaşırken bir mağaraya rast gelmiş. Mağarada 7 ermiş kişi varmış. Yûnus da onlarla arkadaş olmuş. Bakmış, onların her biri dua ediyor. Biri ediyor 1 sini yemek geliyor, biri ediyor 1 sini yemek geliyor derken 7 sini yemek geliyor. Yûnus’a demişler, hadi bakalım sıra sende. Yûnus manevi derecesini bilmediği için afallamış tabi. Yûnus dua etmiş ve demiş ki; ‘’Ey Allah’ım bunlar kimin hürmetine dua etmişlerse onun hürmetine bana da gönder, beni de mahcup etme.’’  Bu sefer 2 sini birden yemek gelmiş. 2 sini yemek gelince onlar da şaşırmışlar. Sormuşlar: “Sen yemeği kimin yüzü suyu hürmetine istedin?’’ Yûnus da demiş, önce siz söyleyin kimin hürmetine istediğinizi. Taptuk Sultan’ın dergâhında Yûnus adında bir er var, biz onun yüzü suyu hürmetine istedik, deyince Yûnus önce afallıyor, sonra da onlardan izin isteyerek dergâha gidiyor. Mürşidinden izin almadan ayrılmıştı ya, tabii şimdi mahcubiyet hissediyor. Dergâha varınca önce ana bacının yanına gidiyor. Ana bacı diyor, “Sabahleyin Taptuk abdest almak için bahçeye çıkar. Gözleri görmediği için ben de yanında olurum. Sen kapının eşiğine yat, o geçerken ayağı sana çarpar ve bu kim diye sorar. Ben de Yûnus derim. Hangi Yûnus, diye sorarsa hemen kalk git, gönlünden düşmüşsün. Eğer bizim Yûnus mu diye sorarsa hemen kalk ve elini öp.’’ diyor. Yunus denileni yapıyor. Taptuk Sultan’ın ayağı deyince bu kim, diye soruyor. Hanımı “Yûnus’’ deyince Taptuk Sultan, ‘’Bizim Yûnus mu?’’ diyor. Öyle deyince anlaşılıyor ki Taptuk Sultan’ın gönlünden çıkmamış. Yûnus kalkıp elini öpüyor kendisinin.

Yûnus’un görevini, vazifesini iyi bilmeliyiz. Görevini ve vazifesini iyi bilmezsek Yûnus’u tanıyamayız, ondan istifade edemeyiz. Yûnus’un görevi, Allah’ın kelamını olduğu gibi insanlara anlatmaktır.

Yûnus dönemindeki âlimlerin içinde bulunduğu birlik ve beraberliği, bugünkü âlimlerde göremememizin sebebi nedir sizce?

O dönemin âlimleri, maneviyat adamları gerçekten yani Allah adamı. Diyeceksiniz ki günümüzdeki âlimler niye böyle olamıyor? Şöyle söyleyeyim, günümüzde âlim, ilim adamı var mı? Müstesnalar haricinde âlim geçinenlerin birçokları günün rüzgârlarına kapılmışlar. Fikir adamı, iman adamı ayrılık yapmaz. Dolayısıyla günümüzün bir Yûnus’u yok, bir Mevlanâ’sı yok, Hacı Bektaş-ı Veli’si yok.

Hocamız Hazreti Rûmî’yi anınca sormadan edemiyoruz..

Yûnus ile Mevlanâ hazretleri arasında geçen olaydan da bahseder misiniz?

“Mevlanâ Hüdavendigâr bize nazar kılalı anın görklü nazarı gönlümüz aynasıdır.’’ buyuruyor Yûnus.

Yûnus’un Mevlanâ’nın eseri hakkında söylediği bir sözü vardır, tarihi bir söz. Mevlanâ mesnevisini yazdığı zaman okuyor mesneviyi Yûnus. Mevlana soruyor: “Nasıl buldun?’’  Yûnus gayet ciddi bir şekilde “Bunun tamamını siz mi yazdınız?’’ diyor. Evet, ben yazdım diyor Mevlanâ. Çok uzun yazmışsınız, diyor Yûnus. Ben olsaydım, “Ete kemiğe büründüm, Yûnus diye göründüm’’ derdim yalnız, diyor.

Mevlanâ’nın da Yûnus hakkında bir sözü vardır. Manevi mertebelerden hangisine yükseldimse, orada Türkmen dervişi Yûnus’un ayak izlerini gördüm, diyor. Yani Yûnus daha önce geçmiş o mertebelerden.

Yûnus’un Eskişehir’deki türbesinin yeri neden değiştirildi?

1948-49 yılında tren yolu yapılıyor. Tren yolu ilerlerken tam Yûnus’un bulunduğu yere rast geliyor. Artık o yüzden mi yoksa o dönemki yöneticiler Yûnus’a pek iyi bakmazlardı da o maksatla mı değiştirildi, bilemiyoruz. Karar veriliyor neticede, Yûnus’un kabri 300 metre ileri alınacak. Türk uzmanların yanına Almanya’dan da uzmanlar getiriliyor. Yûnus’un kabri açılacağı için yaşını ve kimliğini tespit edelim deniyor. Kabir açılıyor, Yûnus’un bir eli kalbinin üzerinde, bir eliyle de sıkı sıkı başını tutuyor. Yaşını ve ne zaman öldüğünü tespit ediyorlar. O dönemden 650 yıl önce vefat etmiş. Kafa yapısını vesaire ölçüyorlar ve Yûnus’un Türkmen asıllı olduğunu tespit ediyorlar. 650 yıl önce 80 yaşında vefat etmiş bir Türkmen olduğu hakkında rapor veriyorlar Türk ve Alman uzmanlar. Ankara’dan talimat geliyor, “Hiç kimseye haber verilmeden yeni yerine defnedilsin.’’ deniyor. Ertesi günü sanki Türkiye’nin her yerine talimat verilmiş gibi mahşeri bir kalabalık oluyor, şaşırıyor herkes. 300 metre ilerideki yere saatler sonra anca ulaşıyorlar. Herkes tabutu taşımak istiyor tabi. Bu da bir keramettir. Ne için bir eliyle kalbini bir eliyle de başını tutuyor? Normalde cenaze yüzü kıbleye dönük şekilde elleri yanlarda olacak şekilde yatırılır. Ama o sırt üstü şekilde, bir eli kalbinde bir eli başında duruyor. Bu olayı anlamak için ayetleri, hadisleri anlamak gerekiyor. Cenab-ı Hak Kur’an-ı Kerim de ne buyuruyor? “Kıyamet gününde mal, mülk, para, pul fayda vermez ancak kalb-i selim gelenler fayda görür.’’ Bir kudsi hadiste de, “Yerlere, göklere sığmam, mümin kulumun kalbine sığarım.’’ buyuruluyor.

Eliyle başını tutmaya gelince de yine bir hadiste “Ben akıldan daha üstün bir nesne yaratmadım, onu da insanoğluna verdim.’’ buyuruluyor.

Onun için Yûnus “Aklınızı kullanın, aklınızı koruyun.’’ der.

Yûnus’u anlamak ve ona uyup himmetlerine mazhar olmak duasıyla, hocamıza teşekkür edip sohbetimizi sonlandırıyoruz. Umuyoruz ki daha nice güzel sohbetlerde Yûnus düşer yine gönlümüze..

Yanıtla