Kimse bizim vatan sevgimizi sorgulamaya kalkmasın!

Bizler; Müslüman olduktan sonra ve Müslüman olmadan önce dahi çıktığı hiçbir harpte mağlubiyet yüzü görmemiş, harp sırasında şehit olmak aşkı ile yanmasına rağmen bu arzusuna ulaşamayıp evinde bir hastalık sonucu vefat etmiş Halid bin Velid’in (r.a.), 90’lı yaşlarında gazaya çıkan, Efendimiz’in (s.a.v) “İstanbul mutlaka fetih olunacaktır. Onu fetheden komutan ne güzel komutan, onu fetheden ordu ne güzel ordu!” müjdesine nail olmak uğuruna İstanbul kuşatmasına katılan Ebâ Eyyub el-Ensari’nin (r.a.), şii Fatımî halifeliğine son verip Abbasi halifesine bağlı kalan ve 2 halifeli dönemi kapatıp tek halifeli dönemi açan Kudüs fatihi Selahaddin Eyyubi’nin (r.a.), savaşlardaki hızlılığı sebebiyle Yıldırım lakabını almış ve İstanbul’u 4 kere kuşatmış olan Yıldırım Bayezid Han’ın, İstanbul’u fethedip Efendimiz’in (s.a.v) müjdesine nail olan ve çağ açıp çağ kapatan Fatih Sultan Mehmed Han’ın, Sina çölünü önünde Rasûlullah (s.a.v.), ardında bir buçuk yıldır gazadan gazaya koşan ordusu ile birlikte 13 günde geçen, halifeliği Osmanoğulları soyuna kazandıran Hadim-ül Haremeyn eş-Şerifeyn Yavuz Sultan Selim Han’ın, abdestsiz hiçbir devlet işine imza atmamış, devletin bir karış toprağını dahi satmamış, kanla alınan toprakların ancak kanla verileceğini buyurmuş olan ulu hakan cennet-mekân Sultan Abdülhamid Han’ın, 145 gün süren 4 Plevne muharebesinin 3’ünde galip olan Plevne kahramanı Gazi Osman Paşa’nın, 1. Dünya savaşı sona ermesine rağmen Medine’yi teslim etmeyerek 3 ay boyunca müdafaa eden “Çöl Kaplanı” Fahreddin Paşa’nın, 3 aylık oğlunu evde bırakıp Rus işgaline maruz kalan Erzurum’u müdafaa için harp meydanına koşan 3. ordunun nenesi Nene Hatun’un torunlarıyız.

Her ne kadar yıllardan beri kim olduğumuz, kimlerden olduğumuz, nereden geldiğimiz ve nereye gittiğimiz unutturulmak istense de evet, biz bu ismini saydığım ve yazmakla bitiremeyeceğim ceddin torunlarıyız. Bu isimler bize kim olduğumuzu, kimlerden olduğumuzu, nereden geldiğimizi ve nereye gitmemiz gerektiğini her zaman hatırlatacak ve asla unutturmayacaktır.

Bu topraklar çok vatan haini gördü. Bir o kadar da vatan evladı… Ancak hiçbir hain canımızı bu kadar yakmamıştı. Yıllardır devletimizi-milletimizi bir sülüğün insanın kanını emdiği gibi sömürdüler. Ancak sülük pis kanı emer, bu hainler ise temiz kanı yani insafımızı, imanımızı, yardım severliğimizi yıllar boyu sömürdüler ve o gün gelince bu sömürdüklerini bize karşı kullandılar.

Atalarımızın “bir musibet bin nasihatten iyidir” sözünün tam manasıyla yerini bulduğu 15 Temmuz gecesi yaşadığımız, ancak bin yıl daha unutulmayacak olan musibet bize Allah’ın şefkat tokadının ta kendisidir. O gece şehit oldu bir Ömer Halis ve o gece doğdu bin Ömer Halis… Allah bu vatanı kahramansız bırakmıyor elhamdülillah. Her asırda çıkıyor bir yiğit meydana ve dur diyor bu kötü giden devrana.

Bu hususta Efendimiz (s.a.v) “…dini olmayan musibetler, hakikat noktasında musibet değildirler. Bunların bir kısmı Allah’ın bir ikazı ve uyarısıdır…” buyurmuştur. Allah bu şefkat tokadı ile uyuyan bir milleti uyandırdı. Adeta ‘’içinizdeki hainleri temizleyin ve zor durumda olan ümmete yardım elinizi uzatın’’ dedi ve bizi gaflet uykusundan uyandırdı.

Allah, Şûrâ Sûresi 30. ayette buyurdu ki: Başınıza gelen her musibet kendi yapıp ettikleriniz yüzündendir; kaldı ki O birçoğunu da bağışlar.” Bu musibet vesilesi ile birçok kişi zor durumda kalıp ülkemize sığınan mültecilere karşı sergilediği sert tavırları bıraktı ve onlara şefkat göstermeye başladı.

Ne yazık ki bu ihanet şebekesi yüzünden Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’ne ağır ithamlarda bulunuldu, risaleler çöpe atıldı. Şu bilinmelidir ki Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri bulunduğu asrın müceddidi ve İslam ordularının hem maddi manevi hizmetkârı idi. Osmanlı-Rus savaşında medresesini adeta bir kışlaya çevirmiş ve talebeleri ile birlikte vatan müdafaasına koşmuştur ve birçok talebesini şehit vermesinin yanı sıra kendisi de Ruslara esir düşmüştür. Bediüzzaman Said Nursi’nin dediği gibi: “Kur’an’ı Kerim bir petek bal ise Risale-i Nur bu balın bir damlasıdır.”

Bizler kutsallarımıza sahip çıkmaz isek düşman bizim kutsalımızı evirip çevirip bizim zihnimize sokar istemsizce. Farkında olmadan kapılıp gideriz düşman saflarının o tatlı oyunlarına. Sonra o tatlı oyunlar gün gelir acıya dönüşür ve sinemize zehirli bir ok gibi saplanır.

Bir millet yeniden dirildi o gece. Bir musibet bize kim olduğumuzu hatırlattı. Ulü’l emre itaat edip vatan müdafaasına koştu herkes. On beşliler yeniden cepheye indi. Şehadet şerbetini bir kez daha içti o koca yürekli çocuklar. Genci yaşlısı, vatan millet Sakarya’ydı. Dilde tekbir, elde bayrak, selalar eşliğinde Allah Allah nidalarıyla kurşunların üzerine koşup şehadet şerbetini içen milletimiz 17 Eylül 1961’i bir daha yaşatmayacaktı. Yaşanmadı da elhamdülillah. O günü tekrar yaşatmayan Allah’a hamd olsun.

Bizler imanımızı, milli birlik ve beraberliğimizi pekiştiren bu olaydan ders almalı ve vatanımız üzerinde oynanan türlü oyunlara kapılmamalı ve fevri davranmamalıyız. Dil, din, ırk, mezhep gibi tabirleri kullanıp ayrıştırmaya ve kardeşi kardeşe kırdırmaya çalıştıkları bu oyunlara kanmamalıyız. Bizim tek vatanımız var ve bu vatan, bu topraklar mazlumların sığındığı ve güvendiği İslam’ın son kalesidir. Bu kalenin kapısını ardına kadar açık tutmalıyız ve onların üzerinden şefkat elimizi asla çekmemeliyiz. Biz birlik içinde olursak bu kalenin burçları o kadar sağlam olur.

Burçlar sağlam olursa düşman bu bayrağı indiremez, vatanımızı bölemez, ezanlarımızı susturamaz Allah’ın izniyle. Ne diyor Mithat Cemal Kuntay;

“Bayrakları bayrak yapan üstündeki kandır,
Toprak, eğer uğurunda ölen varsa vatandır.”