Hakikat ve Fikir

0

Tek düzen fikrini, fikir veya ideoloji olarak görmek mümkün değil. İslam’ı gelenek olarak görenler çok yanılıyorlar çünkü İslam, Hakk’ın hakikati anlattığı penceredir. Sonsuzluğa ulaşma yolunda çıkış rehberidir.
Ve Allah buyuruyor ki,

“Bugün sizin dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak İslam’ı beğendim.” (Maide Süresi, 3.Ayet)

Diğer dinler ise İslam’ın nüzulü ile beraber geçersizdir. Ve Râb buyuruyor ki,

“Muhakkak ki Allah’ın indinde dîn, İslâm’dır (teslim dînidir). Kendilerine kitap verilenler, kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki hased sebebiyle ihtilâfa düştüler. Ve kim Allah’ın âyetlerini örterse (inkâr ederse), o taktirde, muhakkak ki Allah, hesabı çabuk görendir.” (Ali İmran Süresi, 3.ayet)

İslam her konuya, gerek ayetlerle gerekse hadis ve sünnetlerle, ayriyeten ictihadlarla -ki İslam âlimlerinin ayet, hadis ve sünnetler ışığında yaptıkları çıkarımlardır- açıklık getirmiştir.

İslam dini, Hıristiyanlık gibi dünyayı yok saymamıştır, Yahudiler gibi de zulmü hükümdarlık zannetmemiştir. Dünya düzenine itibar etmiştir. Bu yüzden de cihada, okumaya ve ilâ-yı kelimetullaha teşvik etmiştir. Peygamber (s.a.v.) bu hususta şöyle buyurmuştur;

“Kendini hiç ölmeyecek zanneden kişinin çalışması gibi (dünya için) çalış, yarın öleceğini zanneden kişinin korkması gibi (günahlardan) kork.” ( Münavi, Feyzü’l Kadir 2/12)

İslam’ın dünyayı yok saymadığını ve hatta savunduğu şeyin dünyada bir düzen meydana getirmek olduğunu görüyoruz ki bu konuya bir ayetle de açıklık getirmenin faydalı olacağını düşünüyorum.
Buyuruyor ki;

“Ve kim, Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, o takdirde işte olanlar fasiklardır.” (Maide Süresi, 47.ayet)

İslam her konuda bir düzen istemektedir. Bunlardan sadece bir tanesi olan devlet yönetiminde ise tek hakikatin İslam olduğu açıkça vurgulanmaktadır. Devlet yönetimi açısından da Osmanlı’nın son dönemlerinde birçok tartışmalar gündeme gelmiştir. İslam’ın tamamı ile karşı olduğu laiklik meselesi bunlardan bir tanesidir. 

Laiklik tartışmaları ile beraber İslam, metodolojik problemlerle karşılaşmıştır. Modernleşme taraftarlarının en başından beri İslam hukukunu veya fıkıh ilmini, modernist görüşleri için meşruiyet kaynağı olarak kullandıklarının anlaşılamaması ve Osmanlı’dan itibaren Türkiye’de modernleşme çabalarına esasen dini hareketlerin ve İslam bilginlerinin çok büyük katkı yapmış olduğunun gözden kaçırılması gibi örnekleri daha da çoğaltabiliriz. Bu problemleri konuşmaktan ziyade İslam’ı yaşamaya gayret edenleri anlamaya çalışalım.

Bir dönemin İslam sevdalıları, asr-ı saadet dışında kalan tüm İslam tarihini yok sayarlar. Emeviler, Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlıları İslam dışı olmakla suçlarlar. Geçmişi reddedip geleceği inşa etme arzusunda olmalarına karşın bunu nasıl başaracaklarından bahsetmezler. Eleştirirler ama çözüm üretmezler.

İslam’da bir sorun olmadığını savunurlar. Sorunun aslında İslam’ı yaşayan toplumlarda olduğunu ileri sürerler. Hâk sevdalılarına göre devletin iki temel görevi vardır; şeriatı uygulamak ve Müslümanları kafirlere karşı korumak. Bunun için İslam halifesinin liderliği altında bütün dünya Müslümanlarının birleşerek, kafir ve İslam düşmanı Batı’nın emperyalist güçlerine karşı savaşılmalıdır. Batı emperyalizmi yıkılmadıkça Müslümanlara huzur yoktur. Bugün için halifelik konusu da ayrıca konuşulması gereken bir meseledir.

Türkiye’de İslam fikrini yaşayanları üç nesilde incelemek gerekir. Birinci nesil kurtarıcı misyon üstlenirken, ikinci nesil kurucu misyon üstlenmiştir. Üçüncü nesil ise dönüştürücü misyon sahibidir. Ben daha çok birinci ve ikinci nesil üzerinden yoğunlaşmayı tercih ediyorum.

Birinci nesil, batı taklitçiliğine karşı tepki olarak ortaya çıkmıştır. Sınırlarını, İslam’ın hüküm sürdüğü topraklar olarak belirlemişler, dönemin iktidarına karşı muhalefet göstermişlerdir. Kurtuluşu, tekrardan İslam hukukuna dönüşte bulmuşlardır. İslam’ın canlanması için yeni görüşler (ictihadlar) belirtmişlerdir. En önemli temsilcileri ise, Said Nursi, Mehmet Akif Ersoy ve Mustafa Sabrı Efendidir.

Türkiye’ye damgasını vuran  ikinci nesil ise İslamcı kelimesi yerine ”İslamî hareket” veya “Siyasal İslam” kavramlarını kullandılar. Bu kavramların daha yerinde ve İslam’a yakışır tarza olduğunu ortadadır. Muhammed İkbal, Seyyid Kutub gibi düşünürler ve genel olarak İhvan-ı Müslim hareketinden etkilendiler. Batı emperyalizmini düşman olarak gördüler ve sosyalist fikirlere yaklaştılar. Teoride öncüleri Necip Fazıl olarak kabul edilirken, pratikte Necmettin Erbakan’ı öncü olarak kabul etmişlerdir. Birinci neslin aksine tabandan tavana dönüşümü savundular, eğitime ve şuuru oluşturmaya çalıştılar, pratikte iktidarı ele geçirmeyi amaçladılar ve Osmanlı tarihine sahip çıktılar. En önemli temsilcileri ise Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç ve İsmet Özel’dir.

Görüldüğü üzere İslamî hareket ile muhafazakârlık birbirlerinden ayrılmaktır. Tüm ideolojiler yıkılmaya mahkum iken daim kalacak olan yaşayış, sevda, hakikat ve Hak din, İslam’dır.

“Bedeli ne olursa olsun, müslümanca yaşamanın haysiyetine talibiz.” (İsmet Özel)

Yanıtla