Mim Kemal Öke ile Söyleşi

1


Siyaset-tarih bilimleri profesörü, yazar ve mutasavvıf; Mim Kemal Öke ile hikmetli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir Acayip Blog: Mim Kemal Öke, Cambridge’de, Sussex’te eğitim hayatını zenginleştirmiş, Birleşmiş Milletler ’de görev almış ve daha sonra Boğaziçi Üniversitesi’nde akademik eğitim hayatına devam etmiştir. Bunun yanında özel yaşamında zor imtihanlar geçirmiş. Tüm bunları yaşarken İslam ve dahi tasavvufun hayatındaki rolünü nasıl açıklar?

Mim Kemal Öke: Hayatımın tam kendisidir İslam ve tasavvuf! Oğlum şöyle söyleyeyim; Sultan Veled Hazretleri, babasına (Hazret-i Pîr) soruyor;

“İnsanlar ne zaman tam manasıyla ehl-i tasavvuf olurlar?” Hz. Pîr (k.s) şöyle cevap veriyor:

“Evladım! Sen genç yaşında tasavvufa günde 2 saatini ayırabilirsin. Sonra bir zaman gelecek 4 saatini ayıracaksın, sonra 6 saat, sonra 8 saat… Öyle bir zaman gelecek ki 24 saatini hikmet yolunda sarf edeceksin. Bu hal bütün günlerine, gecelerine yayılacak. 24 saatin bile yeterli olmadığını düşüneceksin. İşte! O zaman gerçek bir ehl-i tasavvufsun!”

Oğlum! Hayatında şeriat ve hikmet kademeli bir şekilde yerleşir.

Bir Acayip Blog: İslam’a yakınlaşma süreciniz var, buna bir Papaz vesile oluyor! Peki, Avrupa’da mı daha rahat İslam yaşanıyor, yoksa Türkiye’de mi?

Mim Kemal Öke: Çok güzel bir soru! Bir papazın İslam’a yaklaşmama vesile olması ne kadar enteresan değil mi? Hayatımda iki kırılma noktası var; biri Avrupa biri de Türkiye diyebiliriz. Ben İngiltere’de öğrenci iken, İslam’ı daha rahat keşfettim, bir papaz sayesinde! Bununla birlikte daha rahat yaşadım. O dönemlerde yani 1980’lerde Türkiye’ye geldiğimde, hatta 28 Şubat’ın sonuna kadardı; İslami yaşamdaki sıkıntılarımız mahalle baskısı altındaydı. Bugün mahalle baskısını ters olarak nitelendiriliyor, anlıyorsun değil mi? Mahalle baskısı;

“-Mim Kemal, sen akıllı, uslu bir adamsın! Bilimsel çalışmaların var. Senin dinle, imanla ne işin var? Kafan geride mi? Eğitim hiçbir işe mi yaramadı, sen halen nasıl dindar kalabiliyorsun?”

Çünkü o dönemde, “entelektüel insan dindar olmaz, ateist olur, hümanist olur.” tarzında bir yaklaşım vardı. Sadece İngiltere’de değil, İngiltere dışındaki gayr-i müslim devletlerde mahalle baskısı yoktu. Bu durum çok acı değil mi? Çünkü onlarda din ve vicdan hürriyeti olduğu için, senin dininle uğraşmıyorlar. Din ve vicdan özgürlüğü demokrasinin vazgeçilmez unsurlarıdır. Dolasıyla, bir Müslüman olarak, kendi dinimi rahatça yaşayabiliyordum. Hristiyanlar arasında itilmeden ve kınanmadan!… Türkiye gibi Müslümanların çoğunlukta olduğu ülkede yaşayamayacağım kadar rahat ve özgürlük içinde yaşıyordum. Bunu sadece Mim Kemal yaşamıyordu, herkes yaşıyordu. Almanya’ya giden işçilerde yaşadı, ABD’ye gidenler de yaşadı dini hayatlarını. Üzücü ve enteresan olan bir durumdur. Fakat bu dönemde ülkemiz değişti, din ve vicdan özgürlüğü konusunda demokrasiye mana vermeye başladı. Fakat Ortadoğu’ya fitne ateşini attılar. DEAŞ, PKK gibi örgütler yüzünden Avrupa insanında bir ikilem var. Artık İngiltere’deki bir papaz, “sana burada dinini yaşaman için bir mescit açıyorum” demez. İngiltere’de ve diğer gayr-i müslim ülkelerde anti islamizm var! Bu artık islamofobiden çıktı, anticiliğe kadar vardı. Buradaki sıkıntı, Müslüman görünümlü DEAŞliler ortaya çıkardı ama madalyonun diğer yüzü var; Müslümanlığı kötü gösterip de İslam’a karşı bir düşmanlık oluşturma gayesi var, Hristiyan ırkçılığı demek daha doğru olur.

Bir Acayip Blog: Hocam son dediğinize katılıyoruz. Çünkü İslam’ı çizgisinde ilerleyen bir insan terör örgütlerine katılmaz!

Mim Kemal Öke: Evladım! Bu da bir oyundur! anti-islamizme giden yolda, bu terör örgütleri birer vesiledir onlar için.

Bir Acayip Blog: BM’de görev aldığınız süre de dünyanın İslami bir bakış açısına ihtiyacı var mı?

Mim Kemal Öke: BM zaten I. Cihan Harbi’nin galipleri eteğinde, batı merkezinde kurulmuş bir yapıdır. Bu kurumu batı ekseninden kurtarıp, üçüncü dünya dediğimiz bir eksene doğru götürmemiz gerekir. Bu durumda BM Genel Sekreterliği’nin ilan edilmemiş hayallerinden bir tanesidir. Buradaki sıkıntı; gücü elinde bulunduranlar, kuvvetini kaybetmek istemiyor. Mim Kemal’in görev aldığı süreçte şöyle bir kanı var; dünyayı idare eden egemen güçler Hristiyan. Bu egemen güçlerin geçmişi şaibeli! Dünya gerçekten barışçıl ve demokratik bir hale getirmek isteniyorsa, Hristiyan alemi, İslam dünyasıyla uzlaşmak mecburiyetindedir. Bu düşünce BM koridorlarında uzun süre yankılandı. Ta ki, Saray Bosna’daki savaş, onun arkasından gelen sözde İslami Terörizm ile İslami bir düşman olarak görme ve İslami imha etmeye kadar vardı. BM, bu konuda bir tavır sergileyemedi. Medeniyetler ittifakı projesi ile medeniyetler savaşına karşı son bir gayret gösterildi. Bu projede başarılı olunamadı, medeniyetler ittifakı projesi kenara itildi. Bunların yerine NATO birliği kuruldu, Kızıl Ordu’ya karşı… Bu iki kutup soğuk savaşı halen sürdürmekte, çünkü Batı birliği mevcudiyetini ancak bu şekilde sürdürebilir.

Bir Acayip Blog: “er-refiku kable’t tarik” ifadesini dikkate alarak tasavvuf hayatındaki yolları ve yol arkadaşını nasıl belirlemeliyiz ve Mim Kemal Öke’nin tasavvufi hayatı nasıl başladı?

Mim Kemal Öke: Evladım! Tasavvuf, Allah ile kul arasındaki muhabbeti belli bir edebe yerleştirmek isteyen ilmin ve sanatın adıdır. Her ne kadar, mürşit ve mürit farklı konumlarda gözükseler de aslında yol arkadaşıdırlar. Arkadaşlık ve yolculukları çok güzeldir. Mürşidin tasarrufunda gerçekleşen bir olay değildir. Mürit ve mürşit, sadece ilahi irade gerçekleştirirler. Gaye Allah’a varmak ise, yakınlığını hissetmekse, o zaman “arayanlar bulur” derler! Müritliğe talip olmak isteyenin araması gerekir. Unutulmasın, mürşit de müridini arar. İkisinin de baktığı yer, iltica ettiği yer Cenab-ı Hâk’tır. Bütün bu işleri gerçekleştiren Allah’tır. Bir insanın yeteneği varsa, ezel alemde de takdir edilmişse müride, önüne birtakım bilmeceler, yol haritası ve işaretler konmaya başlar. Mürit isteği varsa, ezelde de takdir edilmişse işaretleri gördükçe mürşidine doğru ilerler. Mürşit de aynı şekilde işaretler ve ikazlar ile müritle buluşur. İki kutup birbirini çeker, arkadaş olurlar. Peki, doğruyu arkadaşı ve yolu bulduğunu nasıl anlayacaksın? İşte! Kalbini yoklamalısın. Bir meclise gittiğinde için sıkılmamışsa, kalbin meydandan ayrılmak istemiyorsa, hatta gözlerin sulanmaya başlamışsa anlarsın, doğru mu, yanlış mı diye. Bunlar küçük cezbe halleridir. Mürit, “ben doğru yerdeyim” der o zaman. Mürşit açısından bunlar geçerlidir, aynı şeyler onun kalbine de doğmuşsa ve dahi kendisi yalvarıp, “bu kişi buraya geldi, icazet var mıdır?” deyip icazet almaya çalışır. Mürit ve mürşit buluşması bu şekilde gerçekleşir. Tasavvuf bütünüyle kalp işidir. Kalplerin birbirine uyması gerekir.

Bir Acayip Blog: Peki, Mim Kemal’in kalbi efendisine nasıl ısındır?

Mim Kemal Öke: O gün -tam olarak 1991 yılının sonunda, Efendimizle konuştuğum vakit, çarpılmışa döndüm. Yanlış anlaşılmasın, Allah’tan başka kimse çarpamaz. Yani küçük bir cezbe haline kapıldım. Bir an durdum, gözlerimden yaşlar gelmeye başladı, ruhum içimden çekildi ve Efendimin önünde eğilir gibi oldu. Ki ben, o zaman tasavvufu teorik olarak biliyordum ama içimde bir his vardı, “sen, bu kapıdan kovulsan bile gitme” sonra orada kaldık, bir yere de gidemedik. Efendim, beni kovdu, attı, bağırdı, kızdı ama ben gene de kapıdan ayrılmadım.

Bir Acayip Blog: “Kapıdan kovsa bacan gir” mısrasını söyledikten sonra, hocamızın tebessümleri eşliğinde diğer sorumuzu yöneltiyoruz:

“Cihan üzerindeki yaşayan insanlar ırksal, dinsel veya daha değişik unsurları baz alarak gruplaşmaya doğru gidiyor ve son dönemlerde bu durumda aşırı artış göstermekteler. Bu halin inşalar için dezavantajları var mıdır, bu duruma şeriatın ve dahi ondan ayrılmayan hikmetin tavrı ve çözümü var mıdır?

Mim Kemal Öke: Çok güzel bir soru! Bilim insanı olarak enteresan bir tabiatım vardı benim. Akademik olarak çalıştığım bir konuyu tevhide, birleşmeye vesile olacak mı diye düşünürdüm, ona göre hareket ederdim. Bazı kimseler sadece eleştiriyi bölmek için yazar veya bölünmenin bir argümanı gibi görür. Aslında öyle olmadığını düşünüyorum. Mesela Türk tarihini yazarken veya eleştirirken bölünmelere engel olmak gerekir. Çünkü Türk’ün tarihi ile barışması gerekir. Birilerine illa ki düşmanlık edilmesi gerekmiyor, farklı kesimlerin birbirini anlaması ve kabullenmesi gerekiyor. Çok güzel bir noktaya değindiniz. İnsanlar, biri dişi ve erkekten yaratılmıştır, sonra kendi arasında kavimlere bölünmüştür. Bunu kabullenmek gerekiyor, kesret (çokluk) olmadan olmaz. İnsanlar arasında bir fark olması gerekiyor ama bu farklılığı sana veren, cem olmanı ve tevhide varmanı istiyor. Dinimiz tamamıyla tevhidi emrediyor. İnsanlara baktığın zaman farklı suretler, sesler, parmak izler vesaire. Bir daha insana dön bir bak; insan dıştan farklı, içten aynıdır! Çünkü kalbimizin içine Muhammed’i bir ruh üfürülmüştür, hepimiz Muhammediyiz! Bu bilinç çok önemli!

Tasavvuf zıtların harmonisidir. İnsanların farklılıklarını bir duvar içerisinde, farklı kerpiçlerle oluştuğunu bilmesi gerekiyor, tasavvufun anlatmak istediği de bu! İnsanlar farklılıklara rağmen tevhide yaklaşmıyorsa, Müslümanlığında bir sorun vardır. İnsanın gayesi, tevhidi bulmaktır. İnsan teker teker merhaleleri geçip tevhide varacaktır. O varın içerisinde yok olacaksın. İnsan daha sonra bir bütünün içerisinde yaşadığının ve farklılıklarında aslında bütünün delili olduğunu idrakine varacaktır.

Şeriat birliği emretmektedir. İslam filozofları bir şeyler söylemiş. Bu büyük insanları reddetmek mümkün mü, fıkıhçıları, kelamcıları, mezhepleri, tasavvufu, tasavvuf içerisindeki ekolleri reddetmek mümkün mü? Bunları hepsi bir bütünün parçasıdır. Allah, bu kadar insanı farklı yaratmışsa, bize ipuçlarıyla tevhide varmamızı da emrediyor.

Bir Acayip Blog: “Allah’ın ipine sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın ve Allah’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz, o kalplerinizin arasını uzlaştırıp-ısındırdı ve siz, O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz, tam ateş çukurunun kıyısındayken, oradan sizi kurtardı. Umulur ki, hidayete erersiniz diye, Allah, size ayetlerini böyle açıklar.” (A’li İmran, 103) ayetini hatırlattıktan sonra sözü tekrardan hocamıza bırakıyoruz:

Mim Kemal Öke: İşte! Çok güzel bir ayet değil mi? Herkes felsefeci, sûfi, fıkıhçı, muhaddis vesaire olmak zorunda değil. Ümmetin rahmeti olacak şekilde farklı mizaçlara hitap edecek yollar ve yol arkadaşları var. Bunların hepsi bir süre sonra aynı meydana gidiyor. Ne oluyor? Allah’a varış gerçekleşiyor. Sen bir yerden bir yere nasıl gidersin? Taksiyle, uçakla, otobüsle veya hususi bir araçla da gidersin. Burada önemli olan nedir? Önemli olan Allah’a ulaşmaktır.

Mevlevilikle ile ilgili şu soru çok geliyor, “Hristiyan Mevlevi olmaz mı?” Arkadaşım, bu nasıl gerçekleşecek, böyle bir şey mümkün değildir. Burada birlik nasıl olur? Hristiyan ve Mevlevi arasında bir bilim alışverişi olabilir, ama Mevlevi olmaz. Hristiyan, Müslüman olamadan zaten Mevlevi olamaz, çünkü dinler arası diyalog (itikadı, ameli olarak) mümkün değildir. Mevlevi olabilmesi için de merhalelerden geçmesi gerekir. Şeriat olmadan tarikat olur mu? Olmaz! O tarikat dayanamaz, çöker. Hepsi birbirine bağlıdır. Hepsinin başında şeriat geliyor! Şeriat, hikmet vesaire hepsi bir silsile dahilinde devam etmektedir. Herkes farklı takım tutabilir ama hepimiz aynı ligde top koşturuyoruz değil mi?

Mesela bir tarikat ekolü içerisinde de farklı içtihatlar olabilir. Mesela ben, Şah-ı Nakşibendi Hazretleri’ni (k.s) ziyaret ettim, çok heybetliydi. Nakşibendi (k.s) farklı bir ekol, İmam-ı Rabbani (k.s) farklı bir ekol değil mi? Bu zâtların hepsinin amacı ne peki? Allah’a varmak! İmam-ı Rabbani (k.s) daha sıkı ve temkinli davranmıştır, ama başka bir mürşit tarikatın devam etmesi ve yayılması için daha yumuşak davranmıştır. İslam’ın esasında bir değişiklik olmaz, ekoller arası küçük nüanslar vardır. Bu farklılıkların hepsi tevhide ulaşmaktadır.

Mevlâna Hazretleri’ni (k.s) herkes çok hoşgörülü zanneder, öyledir ama öyle bir an gelir ki, ne olduğunu anlamazsın! Şeriat konusunda çok hassastır, bütün mürşid-i kamiller gibi…

Bir Acayip Blog: Hocamıza, aklımıza gelmişken kısa bir soru yöneltiyoruz: “Mürşit, müridinden razı olması ne demek?”

Mim Kemal Öke: Bir sofinin rüyasına Hz. Peygamber (s.a.v) geliyor. Biliyorsunuz ki, Peygamber’in girdiği rüyalara nefsani, şeytani değildir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) sofiye soruyor:

“Sen, niye şeyhinin ismini kullanarak benden şefaat istiyorsun?” sofinin eli ayağı titremiş, ne yapacağını şaşırmış, aklını kaybedecek neredeyse! Oradaki dehşeti fark edebiliyorsunuz değil mi? Hemen ertesi gece Efendimiz (s.a.v) gene sofinin rüyasına teşrif buyuruyorlar ve şöyle buyuruyorlar:

“O kadar perişan oldun ama yanlış yapmadın. Şefaat istenilen merci zaten biziz, şeyhin de bana iletiyordu” buyuruyor. Mürit ile mürşit arasındaki ilişki Peygambere varmaktır, Allah’a varmaktır. Bir dostluktur! Bir dost, diğer dosttan razı olmasından daha doğal ne olabilir ki? O silsile-i sadâtı çıkacaksın, bu silsile tüm ekollerde de vardır! Nereden, hangi ekolden gidersen git, hep Resulullah’a (s.a.v) varacaktır. Daha ne olsun, Peygamber’e götürüyor! Tasavvuf, kul ile Allah arasına girmez, seni alır direkt Allah götürür. İşte sen, işte Allah!

Bir mürşitte farklı ekoller birleşmiş olabilir. Muhammed Sami Hazretleri hem Nakşi, hem de Mevlevi! Hani tefrika, bölünmüşlük! Biri, bu durumu açıklasın!

Bir Acayip Blog: Bir diğer sorumuz da şuydu: “İnsan ‘ahsen-i takvim’ sıfatıyla yaratılmış olmasına rağmen günaha dalmasını ve bunda ısrar etmesini nasıl açıklarsınız? Bir insan tekrardan ‘ahsen-i takvim’ sıfatını nasıl kazanabilir?

Mim Kemal Öke: Evvela insanın beşer tarafı vardır. Bu beşeriyet sıfatından dolayı, ‘ben günahtan muafım’ diyemez, dememelidir de. “Ben günahsızım” demek en büyük günahtır. Günah işlememiş bile olsa, sanki günah işlemiş gibi Allah’a tövbe etmelidir. Bu bir sünnettir aynı zamanda, Peygamber Efendimiz (s.a.v) öyle yapmamış mı? Allah’ın huzurunda günahsız olmalarını edeben muhafaza etmişlerdir. Her gün, her an istiğfar çok önemlidir.

İkincisi, insana ruh-u Muhammed’i verilmiş, nefis yerleştirilmiş ve bedenle birlikte dünyaya gönderilmiştir. Bu bir savaştır. Unutmayalım ki, bir insan için her zaman “ahsen-i takvim” vardır. Bir yandan da “insanlardan aşağıya” düşmek de vardır. Bu iki zıt kutup iç içedir. Dolasıyla nefsinden kurtulmak için, nefsini öldürecek misin? Hayır, insan nefsini öldürürse yaşayamaz. Ne yapacaksın? O nefsi müslümanlaştırmak mecburiyetindesin. Bu çok önemlidir, Allah’ına ruhunu teslim ettiğin vakit temiz veresin. İnsan dünyada iken ruhunu kirletir. İnsan, bundan sonra ruhunu ıstıraba sokarsa, yani “ben bunları yapmamalıydım!” diyorsa, o zaman bir farkındalık vardır. İnsan günah kuyusundan gene farkındalıkla çıkabilir ama gene Allah ile çıkabilirsin! Allah istemediği sürece insanın elinden bir şey gelmez. Allah, sana bir Allah dostunu gönderebilir, o da sana; “Evladım! Dur hele! Ne yaptığını düşün!” diyebilir. Çünkü insan sadece bir bedenden ibaret değildir. Akıl bir gün gidebilir ama seni sen yapan O’dur, Ondan aldığın emanettir. İnsan hangi emaneti taşıdığının bilincine varmalıdır, idrakine varmalı ve sefasını sürmelidir. İnsanın ruhunun, kendisinden kopması en kötü zillettir. İnsan ruhunu her zaman için temiz tutmalıdır. Burada bir yol göstericiye, yol arkadaşına ihtiyaç vardır. Allah’ın varlığını hissetmek çok önemlidir. Allah’ın sana olan yakınlığını, merhametini, sevgisini hissetmek çok çok önemlidir. Bunların hepsinin yanında Allah’a karşı hamdımız ve şükrümüz olmalıdır.

Mesela benle röportaj yaparken edeben “siz” diye hitap ediyorsunuz. Ben kimim ki? Zurnanın son deliği… Allah’a dua ederken niye “sen” diye hitap ediyoruz? En fazla sevgiye, saygıya layık olan Allah değil mi? Hadi! Söyle evladım?

Bir Acayip Blog: Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifinde şöyle buyuruyor: “Allah ile aranıza mesafe koymayın, “sen” diye hitap edin!” diye buyurmuştur.

Mim Kemal Öke: İşte bu! Allah, bunu istiyor zaten. Sen illaki, Allah’tan uzaklaşacağım diyorsan, kendin bilirsin! Allah’tan uzaklaşmak ahmaklıktır.

Bir Acayip Blog: Son sorumuz: “Tasavvufun insanları pasifleştirdiğini iddia edenler var, Mim Kemal Öke, bu konu hakkında neler söylemek ister?

Mim Kemal Öke: Tasavvuf, insanın kalbine yerleşen pozitif enerjidir. İnsanlarda iş yapma şevkini uyandırır, o cezbe hali nedir sanıyorsun? Dinimiz de bunu emrediyor; tevhide varacaksın, iyilikte yarışacaksın, Allah için çalışacaksın… İnsanları sevmeyi öğreneceksin, sevgi fedakarlıktır, insanlara bir şey katmaktır. Tasavvuf miskinler tekkesi değildir. Bilakis hizmet yeridir, çalışma yeridir. Kassam Tugaylarını kim kurmuş? Kassami tarikatı şeyhi fikir babasıdır.  Müslümanın görevi, tebliğdir ve temsildir. Müslüman güzel olmalıdır, selam veren ve daima sulhu koruyan taraf olmalıdır. Müslümanın, her şeyden önce İslam’ı yaşaması gerekir. Hz. Ebû Bekir (r.a) gibi teslim olmak gerekir. Hz. Peygamber (s.a.v) ailesi isek, bunlara çok dikkat etmemiz gerekir. Son olarak, bir şey daha söyleyeyim, ileriye doğru bir ışık tutayım mı? Bütün bunlar (terörizm, sapkınlar) İslam dünyasının başına bela gibi görünse de bence, öyle bir zaman gelecek ki, Batı kitleler halinde Müslüman olacak! Şimdi Müslümanlığı bitirmeye çalışsa da Allah’ın tasarrufu, himmetiyle bu iş gerçekleşecektir. Batı yok etmeye çalıştığı ümmetin içinde, ümmet olacak! İnşaâllah…!

Bir Acayip Blog: Hocamızdan son olarak nasihat istedik, O da şöyle cevap verdi:

Mim Kemal Öke: Bizim, size ne nasihatimiz olacak! Siz, bizlere nasihat ediniz. Siz, bizden daha az günahsızsınız. Şunu söyleyebilirim ama; ne iş yapıyorsanız, güzel yapın! Her yaptığınız işin hakkını verin.

Mim Kemal Öke ile keyifli sohbetimizin sonuna geldik, bir daha buluşmak dileği ve duasıyla…

 

Yorum1 Yorum

Yanıtla