Mehmed Niyazi ile Söyleşi

0

Türk tarihçisi, güçlü kalemiyle insanların gönüllerine hitap eden yazar ve mütefekkir Mehmed Niyazi Özdemir ile keyifli bir sohbet gerçekleştirdik.

Bir Acayip Blog: Hukuk Fakültesi’ni seçmiş ve aynı zamanda Felsefe alanına yönelmişsiniz. Hem hukuk, hem de Felsefe alanına yönelmenizdeki sebep veya sebepler neydi?

Mehmed Niyazi: Hukuk Fakültesi’ni okuduğum sıralarda 2.sınıftan 3.sınıfa geçerken Dekanlığa bir kâğıt veriyordunuz, herhangi bir ek branşta eğitim hayatınızı zenginleştirebiliyordunuz. Hukuk Fakültesi için ayrıca bir hevesim yoktu. Aslına bakarsanız hasbelkader Hukuk Fakültesi’ne girdim. Lise döneminden elde ettiğim puanda baya yüksekti ama kader bizi Hukuk Fakültesi’ne çekti. Hikâye bu! Felsefe bölümümü de, seçmemde herhangi bir özel sebep yoktu.

Bir Acayip Blog olarak, Hukuk Fakültesi bittikten sonra , “iyi ki okumuşum!” dediniz mi, diye sorduk.  Mehmed Niyazi cevabı şöyle oldu,

“Hukuk Fakültesi hasbelkader okunmuştu ama her zaman Tarih Fakültesi’nde okumak isterdim, keşke Tarih bölümünü okusaydım.” cevabını aldıktan sonra, bir diğer sorumuza geçiyoruz.

Bir Acayip Blog: Günümüzde İslam Hukuku denildiğinde, Müslüman olan veya olmayan da, İslam Hukuku’na ön yargıyla yaklaşıyorlar. Bunu meseleyi çözmemizin bir yolu var mıdır ve İslam Hukuku’na karşı duyulan ön yargının temel sebebi nedir?

Mehmed Niyazi: Hukuk Fakültesi’nde okurken,  bir Roma Hukuku profesörü vardı. Bu hoca, “Kara Avrupa Hukuku, Anglosakson Hukuku, Roma Hukuku ve söylemeye gerek yok ama bir de çağ dışı İslam Hukuku var” demiş idi. Ali Fuat Başgil’in sınıfında biri de, bu sözü tahtaya yazmıştı. Başka bir öğrenci de, Ali Fuat Başgil’e, “bir profesör, böyle söylüyor. Siz ne dersiniz?” diye sormuştu.  Başgil, tahtaya baktı, “bunu kim yazdı?” dedi. O zaman aramızda diğer fakülteden de talebeler vardı. Tahta yazan çocukta, “ben yazdım” demedi. Bunun üzerine de, Ali Fuat Başgil, “Ey şaşkın!” diye söze başladı. Şimdi! Avrupa’da baş atlar, bilim ve felsefedir. İslam dünyasının baş atı ise, hukuktur. Eğer siz, İmam-ı Azam’ı hukuktan çıkarırsanız, ortada İslam hukuku kalmaz. İslam hukuku, tüm Avrupa’yı etkilemiştir. Mesela Napolyon, Hanbeli’nin üzerine çalışmalar yaptırmıştır. Bu bakımdan da bakınca, keşke Hukuk Fakültesi’nin derinliklerini bilseydik. İmam-ı Âzam, İmam-ı Mâlik’i, İmam-ı Hanbeli ve İmam-ı Şâfi, dünyanın en büyük hukukçularıdır. Biz de, bu isimleri molla zannediyoruz. “İslam Devlet Felsefesi” adlı kitabı okuyun, orada bu hususlar vardı. Cumhuriyet döneminde de, Ali Fuat Başgil gibi bir hukukçuya sahiptik ama kıymeti ne derece biliniyor! Federal Almanya hukuk sistemini ortaya koyarken, Başgil’e de bir proje sunmuşlardı.

Bir de, biz Hukuk Fakültesi okuduğumuz zamanda Halit Kemal Erbil diye bir profesörümüz vardı. Bu kişi, üniversiteden atılmıştı. Erbil’in damarında hocalık vardı. İslam Enstitüsünde, hukuk dersleri verir misin diye müracaat etti bana. Bunun üzerine İslam Hukuku’nu derinliğine doğru araştırmaya başladım. Sonra baktığımda anladım ki, İslam Hukuku geride kalmışlığı söz konusu değil. Erbil bir dersinde, “Avrupa Hukuku şöyledir, Anglosakson Hukuku şöyledir, Roma Hukuku şöyledir, İslam Hukuku böyledir. Çocuklar, biz İslam Hukuku hakkında pek bir bilgiye sahip değiliz” dedi. Dolasıyla bugünün hukukçuları da, İslam hukukunu kesinlikle bilmiyorlar. Ülkenin yetiştirdiği hukukçular İslam hukukunu bilmeyince, halka pek bir şey yansımıyor.

Bir Acayip Blog olarak sorumuza, kısa bir soru daha ekledik ve “İslam Hukuku’nu sadece el kesmek gibi dar bir pencereden bakılmasına ne dersiniz?”  Mehmed Niyazi Özdemir şöyle bir cevapla mukabelede bulundu:

“İslam Devlet Felsefesi” adlı eserimde bu soruların cevabı tek tek verilmiştir. Biz genellikle böyleyiz ama kafaya bir şeyi takıyoruz ve o küçük ayrıntılardan geçemiyoruz. El kesmek, idam etmek gibi şeyler İslam hukukun özünü yansıtmaktadır. Bu noktaya takıldığımız takdir de asıl meseleyi kaçırırız. Hukukun, adaleti uygulamasında bir yansıma olarak nitelendirebileceğimiz birer yansımalardır.

Bir Acayip Blog: Bizlerde hocanın görüşünü desteklemek için, Hz. Ömer’in kuraklık zamanında hırsızlık yapıldığın el kesme kuralının uygulamamıştır ve umumi bir cezayı uygulama yoluna gittiğinden bahsettik.  Hocamızın zamanı çalmamak adına bir diğer sorumuza geçtik.

Beyazıd Kitap Fuarı’nda “İslam’ın belli bir rejiminin olmadığını” söylüyordunuz. İslam devletinde bütün rejimler tatbik edilebilir mi, ya da İslam devleti için belirli rejimin uygulanmasında belirli bir vasıf aramalı mıyız?

Mehmed Niyazi: İslam hukuk tarihinde belirli rejimler görülmektedir. Biri babadan oğula geçen monarşi, bir diğeri demokrasi ve darbe rejimi görülmüştür. Bir insan imparator olarak devletin başına geçebilir, bu sistem babadan oğula devir ile gerçekleşebilir. İslam devleti başkanını demokratik bir rejimle de seçebilir. Dolayısıyla İslam hukukunda, bir rejim uygulanması için zorunluluk öngörülmemiştir. Bu durumun belirlenmesi içinde Kur’an-ı Kerim’de belirli bir ayet yoktur. Hz. Peygamber (s.a.v) buyuyor; “ Siz nasıl isterseniz, öyle idare edilirsiniz.” İslam Devleti’nin rejimini şu veya bu diye sınırlandıramayız. İslam Hukuku bünyesinde belirlenebilir. Burada önemli olarak toplumun yapısı ve toplumun ne istediğidir.

Bir Acayip Blog:  bu durumu “İçtihat bereketi” diye nitelendirdikten sonra bir diğer sorumuza geçiyoruz.

İslam Hukuku öncesi veya sonra olarak ele aldığımızda günümüze kadar gelen süreçte hukuk alanın insanoğlu bir gelişim gösterdi mi?

Mehmed Niyazi: Ahmed Cevdet Paşa büyük bir hukukçudur. Osmanlı hukuku idare mekanizmalarını bünyesine almamıştır ve fert hukuku üzerinden ikame edilmiştir. Daha sonra Osmanlı aydınları ve Cumhuriyet aydınları Avrupa’ya açılarak, devletimiz Avrupa hukuku üzerine inşa edildi. Dolayısıyla İslam Hukukunu yavaş yavaş bırakmak mecburiyetinde bırakıldık. Fransa’nın, İtalya’nı ve Almanya’nın tüm kanunlarını yamalı bohça gibi aldık. Bu durum güzel bir şey değil. Zaten baştan itibaren bu durumun böyle olmayacağı belliydi. Cumhuriyetle beraber kendi hukukumuzu ortaya çıkarmamız gerekliydi. O dönemde hukukçular bir araya geldi ve 5-6 ay gibi sürede sadece 5 madde ortaya koyabildiler. Sonra devlet erkânı ve hukukçular, dışarıdan bir hukuk iktisap edelim ve daha sonra kendi hukukumuzu ortaya çıkaralım. Böyle olmadı tabi! Bizim hukukçularımız daima ideolojilerin peşinde koşmuşlardır. Hukuk Fakültesi hiçbir zaman hukuk doktrinlerinin münakaşa edildiği bir ilim meclisi olamamıştır. Bu durumları göz önüne alarak değerlendirmenizi kendiniz yaparsanız.

Bir Acayip Blog: Bu sorunun tam sonuna gelmişken, Muhammed Efe, “dışarıdan hukuk iktisap etme alışkanlığı Osmanlı’nın son dönemlerinde başladığını görüyoruz. Bu duruma gelmemizin sebebi nedir?”  ekledi.

Ahmed Cevdet Paşa, Mecelle’yi yazmasındaki temel amaç, Avrupa hukukuna karşı bir hukukumuzun varlığını ispat etmektir. Bu durumu destekleyen kimse olmadı ve gelecek nesillerde kendi hukukumuz üzerine birkaç tane bile tuğla koyamadık. Bir adam, bir adamı öldürür ve katil vakasını ortaya çıkarır. Fakat her cinayet, birbirinin aynısı değildir. O yüzden Osmanlı’da hukuk kitapları yazılmıştır, kanun kitapları değildir. Osmanlı hukukçuları vakaların çözümünde hukuk mantığı çevresinde çözümlerler. Bu davaların çözümlenmesi yazılı olmayan kurallar çerçevesinde değerlendirilir. Bunun yüzündende şimdiki hukukçular, Modern Hukuku ve İslam Hukuku karşılaştırma yönüne giderken yazılı veya yazılı olmayan metinler üzerinden bir değerlendirmeye tâbi tutuyorlar. Fakat İslam hukuku yazılı olmayan bir hukuk değildir, kanunları ortadadır. Daha sonradan var olan kanunları, yazılı hale getirilerek tanzim edilmiştir. Yazılı ve yazılı olmayana bakılarak İslam hukukundan vazgeçmemiz gerekir. Avrupalılar bile İmam-ı Azam’ı altın değer olarak kabul edilir. Dört büyük imam ve İmam-ı Salese, dünyada bir hukuk sistemi ortaya koydu. Mecelle’de bu ihtiyaçlar doğrultunsa hâsıl oldu ve dediğim gibi üstüne bir şeyler koyamadık.

Bir Acayip Blog: Hem okuyucularımızı, hem de Mehmed Niyazi hocamızı hukuk, devlet, hak gibi konularla sıkmamak için edebiyat üzerinden bir soru yöneltmeyi tercih ediyoruz.

İlk kez roman yazmaya ne zaman başladınız?

Mehmed Niyazi: İlk romanımı üniversiteden sonra yazdım. İmam hatip mezunu değilim. Bizim dönemimizde İmam-hatip mezunları daha çok yazıp çizmekle meşgul idiler. İmam hatipliler, cemiyetimizde kuduz köpek gibi kovalanırlardı. Ben de imam hatiplilerin romanını yazdım. Bu romanda piyasada çok tutuldu. Ben asıldan roman yazmayı düşünmüyordum, daha çok derslerimle ilgileniyordum. İmam hatiplerle ilgili yazdığım roman sevilince, bu romanı bir daha elden geçirmek istedim. Böylece Romacılık kimliği üzerimizde kaldı. Daha sonraları tarih romanları ortaya çıktı. Bir arada Almanya’da bulundum. Almanya’da “İki Dünya Arasında” yeni bir roman yazıldı. Böylece kendimizi roman dünyasında bulmuş olduk.

Bizler de, “iyi ki Mehmed Niyazi Özdemir romancı olmuş” dedikten sonra bir diğer sorumuza geçiyoruz.

Bir köşe yazınızda “önce metafizik” diye bir yazı kaleme almıştınız. Bizlerde büyük bir ilgi ile okumuştuk. Sizin köşe yazınızı okurken Peyami Safa’nın “insan ruhunu anlamadan atomu izah etmek mümkün değildir” sözü kulağımızda çınlamıştı. Bu gün insan ruhundan ziyade, materyalist felsefeye doğru eksen kayması göze çarpmaktadır. Bilhassa kendi milletimiz ve daha sonra beşeriyet materyalist felsefenin etkisinden nasıl kurtulabilir?

Mehmed Niyazi: Sorduğunuz soruda ifade ettiğiniz sorun bir hakikattir. Batı tefekkürünü tam bilmiyoruz. Batı’da çok mistik düşünce tarzları var. Bu mistik tefekkür tarzlarını milletçe yanaşmıyoruz ama bizle uyuşması mümkün olmayan Batı materyalist düşünceyi sahipleniyoruz. Materyalizmde tam olarak ele alındığına kani değilim. Mesela Friedrich Nietzsche diyor ki: ” Allah’ı bir tarafta unutursanız cemiyetin her şeyi çürür.” Şimdi siz Nietzsche’ye ‘Allah’a inanmıyor’ diyebilir misiniz? Yani biz Batı medeniyetini gerekli şekilde bilmiyoruz. Batı’da mistik tarikatlar varlığını sürdürmektedir ama onların hiç birisi Peygamber Efendimizin (s.a.v) ortaya koyduğu mükemmel Allah fikrine hâkim değildiler. Zaten Muhammed Esed gibi, Yusuf İslam gibi isimleri biraz tanısa hemen Müslüman oluveriyorlar. Mesela Almanya’da bu gün seksen dört bin akademisyen Müslümanlığa intisap etmişler. Bu kişilerin annesi babası Türk değil ama böyle bir hakikat var. Bir dönem Alman hükûmet sözcüsü Müslümandı. Eğer ki, İslamiyet’i Müslümanlar doğru dürüst yaşasa çok daha yayınlaşma alanı bulabiliriz. İslamiyet çok harika bir şey ama bizler layık bir ümmet değiliz.

Bir Acayip Blog: Hocam çok haklısınız. Öyle ki, Tolstoy’un İslamiyet’i öven vecizeleri olduğunu biliyoruz ve Üstat Necip Fazıl’da bu noktaya eserlerinde dikkat çekmiştir.

Mehmed Niyazi: Hatta bir hanım, Tolstoy’a mektup yazıyor. “Benim iki çocuğum var, ikisi de Müslüman oldu.” Tolstoy da “bırak Müslüman olsunlar çünkü Yahudilik ve Hristiyanlık daha gerici” diye cevap veriyor. Tolstoy, Müslüman olmuş mudur, bilmiyoruz ama Goethe’de Müslümanlığı aşikâr etmese de, her yazısında ve her yer konuşmasında Mevlana’dan ve diğer İslam âlimlerinden bahsetmiştir. Herhalde o zaman Avrupa Cemiyeti’nde ‘Müslümanım’ dediğin gibi üzerinize bir yıkım kampanyası başlatılıyor.

Bir Acayip Blog: Geçmiş köşe yazılarınızda yazmıştınız. Arkadaşınız olsa gerek ‘Zaptiye Ahmed’ diye birinden bahsediyorsunuz. Sizinden tekrar idealleri olan genci dinleyebilir miyiz?

Mehmed Niyazi: Biz lisede beraberdik. Çok enteresan bir kişiydi. Eskiden Kadıköy’den Ankara’ya arabalar giderdi. Zaptiye Ahmed ile beraberdim. Bu hemen kalktı arabanın ön kısmına oturdu; “Şimdi gördüğünüz bina Haydarpaşa Lisesi’dir. Banisi Abdülhamit Han’dır.” diye vaaz etmeye başladı. Ben ise, Ankara’ya kadar diken üzerindeyim. Bütün millet pür dikkat Ahmed’i dinliyor. Ankara’ya vardı, millet elini sıkmak için bize doğru hücum etti. Çok enteresan ve idealist bir insandı. Hatta bir gün, farklı siyasi görüşü memur olan arkadaş Zaptiye Ahmed ile konuşuyordu. Zaptiye Ahmed’in karşısındaki kişi savunduğu siyasi kişiliği zaman mefhumunu ortada olmadığını savunarak cennette olduğunu iddia ediyordu. Zaptiye Ahmed bir anda yerinden fırladı: “burada iman esası vardır. Şimdi siyasi kişiliğin özel yaşamı hakkında bir iddiamız olamaz” dedi ve gitti.

Bir Acayip Blog: Necip Fazıl Kısakürek’in Sahte Kahramanlar Konferansı’nda “eğer gaye Türklükse, mutlaka bilmek lazımdır ki, Türk Müslüman oldukça Türk’tür.” belirtiyor. Bu vecizeyi ele aldığımız Türk’ün nasıl yaşaması gerekiyor?

Mehmed Niyazi: Şimdi! İlmi Oflaz diye bir adam var. Necip Fazıl’ın azat kabul etmez arkadaşıydı. Hilmi Oflaz işportacılık yapardı. Oradaki bütün Müslüman talebelere harçlık veriyordu. Üstadı Toptaşı’na düşünce, Hilmi Oflaz işportacı dükkânını sattı. Toptaşı cezaevinde bir buçuk yıl bekledi, Üstada bir şey olmasın diye. Bir gün, Üstat ile beraber çay içmeye gidiyorlar, beni de yanlarını aldı. Tabii Hilmi abi sessiz duracağı için Üstat “küfürden ürkecek kadar hassas, kralları önünde bükecek kadar irade sahibi, aslanların önüne atlayacak kadar cesur, aziz dostum İşportacı Hilmi” şeklinde kendisini takdim etti. Hilmi abi, Necip Fazıl rahmetli olduktan sonra şöyle dedi: ” bütün kavmiyetçilikler küfürdür. Türk’ü sevmek imandandır. Delillerimiz birdir. “Resulullah’tan mesaj olarak gelen Allah’ın talimatı Karahanlılar’dan bu güne kadar Türk milletin mayası olarak hayat üstü bir misyona getirmiştir. Türk’ün ülkesi bu olmalıdır. Necip Fazıl’da sözünü bu niyetle ve hedefle söylemektedir. Bizler Kürt’ün, Türk’ün ne olduğunu bilmiyoruz. Tarihimiz sıfırdır. Bizim en büyük abidelerimiz Elegeş anıtı “ben Kürt beyi, Alp Urungu! Milletim olan Türk milletine doymadım.” Fakat bizler bu hakikatleri bilmiyoruz. Kürt ve Türk milleti de bilmiyor.

Bir Acayip Blog: Alp Urungu anıtını yazsak bile, bugün ki, ayrışmalara ilaç olabilir.

Mehmed Niyazi: Bizler çok büyük adamların etrafında yetiştik. Serdengeçtiler, Necip Fazıllar, Peyami Safa, Nurettin Topçu ve diğerleri. Cemiyette hükmü olan az insanlardı. Biz, onlardan aldığımız bayrağı dört başı mağrur dalgalandıramadık.

Bir Acayip Blog: Bizlerde yola çıkarken kaybettiğimiz Müslümanca düşünmek kabiliyetimizi köreldiğini ve bunun tekrardan diriltilmesi gerektiğini düşüncesiyle yola çıktık. Sizden son olarak bugünün gençlerine tavsiyeleriniz nelerdir?

Mehmed Niyazi: Bir defa tarihimizi iyi bilmemiz gerekir. Türkiye’de tarihin kutbu Halil İnalcık “Askerin moralini kuvvetlendirmek için Eyüp Sultan’ın mezarını Akşemsettin buldu.” tabi sizin tarihte öndeki insanların ufuk açmasıyla bir yol bulabilirsiniz. Ancak sizler talihsiz insanlarsınız, öndekiler hedef ve ışık olamıyorlar. Sizlerin insanlara ışık olmanızı diliyorum. Nurettin Topçu’yu okumanızı çok isterim. Bizler İstanbul’da üniversite okurken, Marmara kahvesi vardı. Akşamları kahveye giderdik, Hilmi Oflu da oraya gelirdi. Bir arkadaşta Nurettin Topçu’nun aleyhine konuşuyor. Adamla artık dövüşeceğiz. Hilmi Abi’den, adama cevap vermesini istedim. Oflu uzun bir cevap verdi, ben de üç kelime ile bir cevap vermesini ısrarla istedim. Hilmi Oflu “Topçu batılın içinde hakkı savunmuştur.” Nurettin Topçu ‘İslam sosyalizm’ der ancak İslamiyet’i ortaya koyar. Niyazi Aksoy, Ahmed Arvasi, Erol Güngör, Serdengeçti, Necip Fazıl ve Peyami Safa’yı okuyun ve ibret alın.

Bir Acayip Blog: Arife nasıl arif olduğu sorulmaz, taklit edilir ama Mehmed Niyazi eserlerinde fiziksel tasviri son derece etkili ve gerçekçi yapmayı başarıyor. Peki, bunu nasıl başarıyorsunuz?

Mehmed Niyazi: Yazarlık mesleğine uzak bir adamım ama başka yapacak bir şeyim yoktu. Bana sorsanız devamlı yazı yazmakla olabilir. Mesela Ahmed Emin Yalman’ın babası Selanik’ten Hüseyin Cahit Yalçın’a getirmiş. Hüseyin Cahit Yalçın babasını dışarı çıkarmış. Ahmed Emin Yalman’a ‘ne bulursan yaz getir’ demiştir. Ahmed Emin bir süre talimata uyuyor. En sonun da getirdiği bir yazıyı Cahit Yalçın ‘hepsini çöpe, bu gazeteye’ demiş. Bence de üstüne gidilen hiç bir şey insanoğlunun elinden kurtulamaz.

Mehmed Niyazi Özdemir hocamıza teşekkür ediyor, en yakın zamanda sağlığın daha iyiye gitmesi için duacı oluyoruz ve güzel sohbetlerine yeniden katılmayı ümit ediyoruz.

Yanıtla