Bu gece,

Ufak masada duran beyaz bir kağıt üzerinde, doğruluyor  kelimeleri biriktiren kalem. Bir kelime ağır gelmiş olacak ki, daha ilk cümlede kırılıyor sivri ucu. Oracıkta bırakıyorum, gözlerimi cümlenin içinde gezdirmeye başlıyorum. Masanın sağında duran kalem kutusundan bir kalem çekiyorum. Ne olduğunu anlamadan cümlenin içinde buluyor kendini. Dün geceyi, bu gece yazamaya  başlayabilirim.

Dün gece,

Gri ceketim, rüzgarın göğsüme hücum etmesine engel olamıyordu. O sıralarda, sokak lambası altında elini açmış bekleyen adam dikkatimi çekmişti. Üstünde, siyahın hakim olduğu fakat her renge ev sahipliği yapan bir kazak. Herkesin evlerine çekildiğini fark etmiş olacaktı ki, üstüne oturduğu kartonu kolunun altına alarak yürümeye başlamıştı. Rüzgar da gittikçe ceketimi etkisiz hale getirmiş ve ben de hafiften titremeye başlamıştım. Kafamı sürekli bir sağ, bir sola çeviriyordum. “Hangi yönden gelecek, ne zaman gelecek?” gibi sorular da belirsizliğini korumayı sürdürüyor derken, O sağ taraftan belirmeye başlamıştı. Yüzünde çetin bir ifade ve hızlıca birbirini takip eden adımları… Sağ eli omuzundaki çantanın askısında güç alıyor gibi sıkı sıkıya tutunmuştu. İşte yaklaşıyor! Ellerim cebimde ilk önce bir terleme daha sonra onu takip eden bir soğukluk almıştı. O saatte kadar ayakkabı içinde keyfi yerinde olan ayaklarım nedense üşümeye başlamıştı,  iç organlarım birbiri ile sürtüşürken, kuruyan dudaklarımı dilimle ıslatmaya çalışıyordum. Burnumda dönüp duran kokunun, ona ait olduğunu anlamam uzun sürmemişti.

“Hayırlı geceler.” dediğimi hatırlıyorum.

Kalemin ucunun neden kırıldığını şimdi anladım. Söyleyen dil, yazan el endişe doluyken, kalem nasıl sakin kalabilirdi? Kalemi daha da sıkı tutmaya başladım ve sakin olmaya çalışıyordum, çünkü, bundan başka kalemim yoktu.  

“Hayırlı geceler.” dediğini duyduğumda, ilk defa gözlerine şahit olduğum yere  yönelmiştik. Ellerimi koyacak yer bulamıyordum ve hafiften başıma sancılar nüfuz etmeye başlamıştı. Bunda rüzgarın payı büyük olsa da, heyecanımın endişesi baş aktör. Neredeyse hiçbir şey konuşmadan siyah masanın iki ucuna oturmuştuk.  Kafenin içindeki gülüşmeler, sessizliğimizden rahatsız olmuş olacaklardı ki, masamıza uğramaya başlamışlardı. Ben de sessizliği dağıtmak için camın ardındaki gözlerimi içeri çağırmıştım. Kafamı kaldırıp, kendimin bile zor duyabileceği ses tonuyla “Nasılsın?” diyebilmiştim.

“Çok şükür iyiyim, bugünlerde sağlığıma biraz hasret duyuyorum. Ya sen?” İyi olması sevindiriciydi ama sağlığı hakkında önceleri sadece endişe duyarken artık korkmaya başlamıştım. Sağlığı hakkında sorduğum sorulara da geçiştirici cevaplar vermekle yetindi. Her ne kadar zorlasam da, kalbimi inandıracak cevabı alamamıştım, ama halinden belli oluyordu. Hastaydı! En azından öyle hissediyorum. Yorgunluğu yüzüne yapışıp kalmış gibiydi, elimle sıyırmak istedim lakin elim varmıyordu, yapabildiğim sadece şifa temenni etmekti. Dudaklarım kurumaktan vazgeçmiş, ellerim de ısınmanın yolunu bulmuştu. Biraz daha iyi gibiydim. “Bir derdin var ama cesaret edip soramıyorum.” dedim.

“Derdim varsa da diyemiyorsam?”

“Bir kuyu… Kör gibi gözükse de, kör olmayan bir kuyunun yanında git. İçindekileri dilediğince anlat.”

“Kendime bile anlatamıyorsam?”

“Kendinden kaçma!”

“Sen kaçmıyor musun?”

“ Her kaçışımı, başka bir kaçış takip ediyor.”

“Yakalanınca, ne yaptın peki?”

“Şimdi kendimi bulurum, kendime söz geçiririm diye bekledim. Korkuyorum, ‘Neden korkuyorsun?’ diye sorma hemen, onu kendime bile açıklayabilmiş değilim.”

“Şimdi soramazsam bir daha soramam, sormam!”

“Kimi vakit geldim sana ama geriye hüznüm döndü. Gene hüzün kaplayacak geceyi… Sor ama yavaş yavaş sor. Kendime fısıltılarla bile anlatamadıklarımı, sana anlatmak pek güç olacak.”

“Kimi zaman sormaktan kaçıyorum, kimi zaman cevaplamaktan… Çoğu zaman cevap aramaktan bile kaçtım çünkü cevap ararsam seni bulurum yolun sonunda… Zor bir gece değil mi?”

“Bu gece zor… Geçen gece daha da zordu, bir sonra ki gece daha da zor olacak. Bu gece en azından ellerimi görür oldum.”   

“Ellerin…” Yüzüne bakamıyordum ama tebessümünü  hissetmiştim, zarif inci misali kendini gösteriyordu. Gece aydınlanmaya başlamıştı. Gökyüzüne bıraktığı tebessüm, ayın önüne bir güneş gibi geçmişti. Bir anda tüm hıncımla konuşmaya başladım:

“Her şeyi anlamak istiyorum ama her şeyi… Her gece, başımı yastığa koyduğumda gökyüzüne sahneler kurdum. Başrolünde sen vardın. Konuştuğunu, tebessüm ettiğini, kızdığını hatta ağladığını hayal ettim. Anlamak istiyorum. Tüm bu yaşadıklarımızı anlamak, anlamlandırmak?”

“Anlatmak isterim?” Merak ediyorsam da duymaktan çekiniyordum. Biraz duraksadım ve bu sefer de:

“Anlatmak istiyorum gördüklerimi, yaşadıklarımı ve hissettiklerimi ama anlatamıyorum. Cümleler dilimin ucuna geliyor ama anlatamıyorum. Sonra gözümden bir bir akıyor kelimeler.”

“Anlatsan keşke.”

“Bir deniz kenarında soluk alıp verirken buluyorum kendimi.”

“Sana deniz kenarı sunamam.” Yorgunluğu yüzüne düşmüştü ama her şeye rağmen ışıl ışıl gibi gözleri parlıyordu. Yavaş yavaş da kalkmamızın gerektiğini anlıyorsam da, anlamamazlıktan geliyorum. 

“Uçsuz bucaksız gözlerine muhatabım. O, bana yeter.” dediğimde bir tebessüm daha bıraktı gökyüzüne. Akrep ve yelkovan birbirine daha hızlı kovalamaya başlamıştı. Yavaş yavaş kalkmanın ve vedalaşmanın vakti gelmişti. Fakat bu gece, dün geceki vedalaşmaya yer vermeyeceğim. Şiirle başladığım masala gene bir şiirle veda edeceğim. “Yine senden payımıza şiir düştü. Sen cevap bulmak istediğinde yüreğine şiir dokunur.” derdi. Gene şiir dokunsun, bu masalda da payımıza şiir düşsün. Hadi, son bir gayret karakalem, biraz yer aç beyaz kağıt…

“Uçurtmamı rüzgar yırttı dostlarım!

Bir rüzgar yüzünden bulutlar yarım;

 Bu rüzgar yüzünden bana olanlar.

Muhabbet sürermiş bir rüzgar kadar.” – Gün Doğmadan- Sezai Karakoç