İttihad-ı İslam

5

                                    “Bu zamanın en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslam’dır.”
Bediüzzaman Said Nursi

İttihad, birlikte hareket etmektir. İttihad-ı İslam ise, tüm Müslümanların birlikte hareket etmesidir. İttihad için Müslümanlara düşen vazifeleri, 1911’de Beddiuzzaman (rah.) Hutbe-i Şamiye’de ortaya koymuştur. Şam Emevî Camii’ndeki yüzyıllık müjdeye göre bu vazifeler; İslam olgunluğunu hayatımızın her safhasına yaymak, akla değer vermek, istişare etmek, sıdk ve doğruluğu düstur kabul etmek, tüm yalancılıklardan uzaklaşmak ve muhabbet ehli olmaktır.

Birinci vazife: İslam olgunluğunu hayatımızın her safhasına yaymak. Bunun için en önemli şey Allah’tan ümidi kesmemek gerektiğidir. El-Emel, Cenab-ı Hak’tan kuvvetli ümit beslemektir. Allah’tan ümidini kesenler yalnızca kâfirledir. Ümit sahipleri sabır gösterir ve dua ederler. Duanın iki şekli vardır ki, bunlardan kavlî dua, dil ile yapılır. Fiilî dua ise, gayret, sa’y ve tevekküldür. Tevekkül,  imanın şartlarından olup, gayret ve sa’y gösterdikten sonra işin neticesi kötü veya iyi olsun, ona sabır göstererek razı olmaktır. Tevekküllün meyvesi ve İslam dinin en büyük nimeti ise,itaattir.  

İtaat, Allah ve Peygamberi’ne (s.a.v.) bağlılıktır. Öyle ise “Elhamdülillah, Müslümanım.” diyen bir kimse İslam’ın gerektirdiği şartları ayniyle yerine getirmeye mecburdur. İslam’ın vazifelerinden en önemlisi de, daha evvel söylediğimiz gibi, ittihad-ı İslam’dır. Sûre-i Enfâl’de buyruluyor ki:

“Hem Allah’a, hem de onun Peygamberi’ne mutî’ olunuz; birbirinizle uğraşmayınız, yoksa korkaklaşır, kuvvetten de düşersiniz. Bir de sabrediniz, zira şüphe yoktur ki Allah sabredenlerle birliktedir.”

Ayet-i celîleye baktığımız zaman karşımıza, Allah’a itaat, Peygamber’e itaat, ittihad, sabır ve zafer çıkmaktadır. Enfâl Sûresi’ndeki ayetin hükmünü yerine getirmek için ilk olarak Allah’a ve Peygamberi’ne itaat etmemiz şarttır. Zaten bu itaatın neticesi, kutlu bir zafer olan ittihad-ı İslam’dır. Müslümanlar sefillik ve hüsrandan sıyrılmak istiyorlarsa ayet-i kerimenin hükmünü yerine getirmekten başka çareleri yoktur.

İslam tarihine göz atacak olursak Allah ve Peygamberi’ne (s.a.v.) itaat eden hiçbir cemaat-i İslam zaferden mahrum kalmamıştır. Çünkü görevini ifa edene eşsiz bir nimet olan birlik ve beraberlik bahşedilmiştir. Hepsi livâ-i Muhammedî altında toplanmış ve bir medeniyet halinde yükselmişlerdir.

İkinci vazife: Akla değer vermek. Allah, insanı en güzel fıtratta yaratmıştır ve tüm varlıklardan üstün kılmıştır. Bunun tek bir sebebi vardır: İnsanın iyi ve kötüyü, hakkı ve batılı birbirinden ayırt etmek zorunda olması. Bu durumda karşımıza insan iradesi ve buna muhalif olarak nefis çıkmaktadır. Ancak insan, Allah’ın ona bahşettiği kavrama yeteneği sayesinde nefsine galebe çalabilir ve Allah katında en kıymetliler arasına girebilir. Furkan-ı Hakîm, “…Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?”, “Ey temiz akıl sahipleri!…”, “…Size ayetlerimizi açıkladık; belki akıl erdirirsiniz.”  gibi ayet-i kerimelerle aklı öne çıkarmıştır. İslam daima ilmi önemsemiştir ve teşvik etmiştir. Bir medeniyetin kalkınması için ilim birincil etkendir. Rasûl-i Muhterem (s.a.v.) ve İslam âlimleri hiçbir dönemde ilmin önünde engel teşkil etmemiştir. Bir medeniyette akıl ile beraber ilerleyen bilim, her zaman Allah’ı tanıyacaktır. Beddiuzzaman’ın da buyurduğu gibi camiyle okul, tezgâhla seccade ve okulla vahiy birleşecektir. Çünkü aklın en önemli vazifesi İslam’ı anlamaktır. İslam’ı anlayan bir akıl, ittihad-ı İslam için hizmet edecektir.

Üçüncü vazife: İstişare etmek. İstişare, kendi aklında başka akıllara danışmak demektir ve meşveret mefhumunu ortaya koymaktadır. İstişare ile bir düşüncenin eksik yanları ortaya konulur, meselelerin farklı bakış açılarıyla ele alınması sağlanır. İstişare edildiği takdirde su-i izanlar da ortadan kalkar. “…Onların işleri danışma iledir..” ayetinde bahsedildiği gibi istişare, Müslümanların sıfatları arasında zikredilmiştir. İttihad-ı İslam’ı temin etmenin yolu, İslamiyet’in emrettiği şekilde meşveret esasına uymaktan geçer. Allah’ın emrettiği şekilde danışılarak hareket edilirse, İslam’ın ayaklarına vurulan istibdat zincirleri kırılacak ve hürriyete kavuşulacaktır. Birlik ve beraberliğin temini Kur’an-ı Kerim’e, hadis-i şeriflere ve İslam tarihine sarılmakla olur. Hekimoğlu İsmail’in de dediği gibi, “Tarih şahittir ki, biz ne zaman İslam’ı yaşadıksa üstün olduk…” Meşveretin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için cerbeze –nefis- hastalığında kurtulmak gereklidir. Ahiret azığımız ittihad-ı İslam olsun.

Dördüncü vazife: Sıdk ve doğruluk. Sıdk, sadakat anlamına gelmektedir. Doğruluk ise, bir ucundan öbür ucuna kadar yönü değişmeyen, eğrinin karşıtıdır. Yalancılığı ortaya koyduğumuzda, tam tersi doğruluktur. Yalanın çeşidi çok fazladır ama doğruluk tektir. İnsanın ilk önce kendine karşı doğru olması gerekir. Kendisini ve nefsini tanımayan insan doğruya ve iyiliğe hiçbir zaman yönelemez. Bu durum yalanın birinci halidir. Yani riyakârlık, olmayan bir şeyi olmuş gibi göstermek. İkincisi ise, dalkavukluktur. “Her şeyi ben bilirim, ben yaparım.” zannı insanı tasannuya götürür. Sonuncusu ise, nifak ve münafıklık halleridir. Asr-ı saadet döneminde yalancılık ile doğruluğun arası çok açıktı. Bu fark ahir zamanda kapandı ve yalan ile doğru neredeyse ayırt edilemez hale geldi. Ancak doğruluğa yönelmiş olan Müslümanlar ittihad-ı İslam’ı tesis edebilir. İslam ahlakının kalesi, doğruluktur. Bu kale istilaya uğradığı andan itibaren İslam ümmeti kavmiyetçiliğe savruldu. Çünkü İslam’ın yerine bir şeyler konması gerekiyordu. Bu da milliyetçilik ve natüralizmle gerçekleştirilmek istendi.

Hapishaneleri o gün boş olan İslam devletleri, bugün hapishanelerde yer bulamaz hale geldi. Sözde modern medeniyet, tüm basın yayın organlarıyla beraber, yediden yetmişe herkesi yalancılığa teşvik ediyor. Oysaki Allah tek lafızla “Doğru olun!” buyuruyor. Hak ile batılın birbirinden ayrılması için İslam ahlakına geri dönülmesi elzemdir. Aksi takdirde, kocaman bir medeniyet karanlıklar içinde kaybolup gidecektir. Avrupa’ya giden Akif’e sorarlar, “Avrupa nasıldı?” Onun cevabı: “Bizim dinimiz gibi yaşıyorlar.” A.B.D’de veya Avrupa’da başarılı olan müesseseler varsa, İslam ahlakı sayesindedir. Üstad Bediüzzaman buyuruyor ki: “Eğer biz İslamiyet’i ef’alimizle yaşasak, sair dinlerin mensupları, cemaatler halinde İslam’a girecektir.” Bir ağabeyimiz , Almanya’da Mercedes fabrikasını gezmeye gittiğinde sorar, “Bu fabrikayı ayakta tutan nedir?”  Ağabeyimizin aldığı cevap şöyledir: “insanlar doğru çalışkan, işini biliyor ve mesaiye dikkat ediyor.” Varın artık siz düşünün ahvalimizi…

Son vazife: İttihadı sağlamak için ehl-i muhabbet olmak. Muhabbet, sevmek manasındaki “hubb” kelimesinden gelir. Sahabe kelimesi de muhabbetten türetilmiştir. Peki neye muhabbet/sevgi besleyeceğiz? Muhabbetimiz elbette, bizi yoktan var eden Hz. Sani’ye karşı olmalıdır. Hz. Rahman’ı sevmek, Rasûlullah’ı (s.a.v.) sevmekten geçer. O halde İslam’ı seveceğiz.

En başa dönüyoruz ve İslam’ı hayatımızın her safhasına yaymak için sevdiğimize ümit bağlayarak, yeise kapılmayarak, akılımızı kullanarak, istişare ederek ve doğruluktan ayrılmayarak itaat etmeliyiz. Allah’a köle olmayı seçen hür kimse muhabbet ehlidir. Said-i Nursî buyuruyor ki, “Biz muhabbet fedaileriyiz; husumete vaktimiz yoktur.” Gurur, hırs, kin, kendini beğenmek, üstün görmek ve dedikodu bölücülüktür, mü’minin sıfatları arasında yer alamaz. Kur’an-ı Kerim ve hadislerde de buyrulduğu gibi, Müslümanlar kendi arasında merhametli, dışarıya karşı çetindir. Namazlar, haclar, şahadetler, oruçlar Müslümanları birbirine bağlayacak vasıtalardır. İbadetler arasındaki rabıta Müslümanları da birbirine bağlamaktadır. Hac farizası en güzel biçimde muhabbeti ortaya koymaktır. Mescid-i Haram’da bir köşeye çekilin ve izleyin; insanların tenleri, dilleri, kültürleri, kavimleri farklıdır ama ibadetleri, kıbleleri, peygamberleri, kitapları birdir ve hepsi aynı gaye etrafında döner. O gaye Allah rızasıdır. Din kardeşlerinin, hısım kardeşinden farkını ortaya koyabilir miyiz? Bence bu mümkün değil. Rasûl-i Ekrem (s.a.v.) buyuruyor ki, “Müslümanların haline aldırmayan Müslüman değildir.” Müslüman olanın din kardeşine muhabbet duyması itikadı etkilemektedir. Muhabbeti artırmamız için selamı aramızda yaymamızı buyuruyor Hz. Peygamber (sav). Müslümanın selameti sünnet-i seniyyeye bağlılıktan geçer.

İttihad-ı İslam için yeise kapılmadan çalışmalıyız. Böylece Allah’ın emrini yerine getirmiş oluruz. Davamız, birliğimiz ve medeniyetimiz, “yapamam, başaramam, olmaz” gibi kelimelerle kaybolup gitmektedir. Unutmayın ki, bir kayısı çekirdeğini parmağımızın ucuyla toprağa itsek, Kerim olan Allah kocaman bir ağaç ve üzerinde nice nimetler ihsan eder. Üstad Beddiüzzaman buyuruyor: “Siz sahil-i selamete giden bir geminin tayfalarısınız.”

Bugün ittiad-ı İslam sağlanamıyorsa, ferdî olarak her Müslüman bundan sorumludur.

Yorum5 yorum

  1. “Bu zamanda en büyük farz vazifesi, ittihad-ı İslam’dır.” Sözü Hekimoğlu İsmail’e ait değil Bediüzzaman Said Nursi’ye aittir. Düzeltirmisiniz.

    • Batın Altuntaş

      Evvela ilginiz için teşekkür ederiz. Timaş Yayınları’ndan çıkan ve müellifi Hekimoğlu İsmail olan Yüzyıllık Müjde isimli eserin 49. sayfasında “Bu zamanda en büyük farz vazife, ittihad-ı İslam’dır.” şeklinde geçen cümlenin alıntı olduğunu belirtecek herhangi bir işaret bulunmadığından, Hekimoğlu İsmail adına alıntıladık. Sözün Üstad’a ait olduğunu fark edince, sizin de uyarınızı dikkate alarak yazıda gerekli düzeltmeleri yaptık. Tekrardan ilginize teşekkür ederiz. 🙂

Yanıtla