“Ey Allahım! Efendimiz’e ve âline salât u selâm eyle.”

Habîb-i zîşan, erbâb-ı imanı ferahlandırmak, ashâb-ı küfrün ve tuğyânın mütehayyir kalmaları için nazil olmuştur. Asırlar önce Adem’in (a.s.) alnındaki nur, İbrahim’in (a.s) duası, kardeşi İsâ’nın (a.s.) muştusu ve şefkatli validesinin rüyasıydı.

Hz. Allah (c.c.) mahlûkatı yaratmadan önce, Efendimiz’in nurunu yaratmıştır. Bu hadiseyi Peygamberlerin Sultanı haber vermektedir: “Hz. Allah ilk olarak benim nurumu yarattı.”

Her peygamberin gelişindeki olağanüstü haller, Cenab-ı Peygamber’in (s.a.v) nuru Hz. Âmine’ye intikal ettiği anda başlamıştır; bütün putlar yüz üstü devrilmiş, iblis şiddetli feryâdlar içinde azap çekmiş, bütün kâhinler ve sihirbazlar işlerinde aciz kalmıştır. Hz. Âmine validemiz ise hiçbir sıkıntı çekmemiştir.

Hz. Âmine validemiz hamileliğin birinci ayında, rüyasında uzun boylu bir zât görür. Şeref sahibi uzun boylu zât, validemize “Müjde olsun sana! Muhakkak ki sen Rasullerin Efendisi’ne hamile kaldın.” der. Uzun boylu zâtın ismi Âdem (a.s.)’dir.  Hz. Validemiz hamileliğin ikinci ayında Şîs Nebi’den, üçüncü ayında Nuh Nebi’den, dördüncü ayında İdris Nebi’den, beşinci ayında Hûd Nebi’den, altıncıı ayında İbrâhim Nebi’den,  yedinci ayında İsmâli Nebi’den, sekizinci ayında Musâ Nebi’den ve dokuzuncu ayında ise İsâ Nebi’den aynı müjdeyi işitti.

Hz. Allah, alemleri yaratmadan önce kaleme emir vermişti. O emir: “Allah’tan başka ilah yoktur. Muhammed Allah’ın elçisidir.” idi. Bunun üzerine kalem, yaratılış sebebini yazarken Allah’ın heybetinden çatlayıp yanıt vermişti. Mübarek kaleme verilen emir, Hz. Âmine validemiz hamile iken rüyasında kendisine  “Ahmed” veya “Muhammed” olarak bildirilmişti.

Hâtemünnebiyyîn’in doğmasına 52 gün kala, şeytanın orduları son gayretler içinde Kâ’be’ye yürümüşlerdi. Bu ordunun başında Yemen valisi Ebrehe vardı. İblis  ve askerlerinin niyeti Kâ’be’ye yapılan ziyaretlere son vermekti. Fillerin öncülük ettiği ordu Mekke’ye girdi. İbrâhim’in (a.s.) yaptığı evin koruyucuları gökte sürü sürü –Ebabil kuşları- belirmeye başladı, ayaklarında ateşten pişirilmiş taşlar, taşların üzerinde sahiplerin ismi vardı. Ayet-i kerimede: “Sonunda Rabbin, onları yenik ekin gibi yapıverdi.” buyruldu ve bu yıla “Fil Yılı” dendi. Hz. Muhammed (s.a.v) de fil yılında doğdu.

Rebîu’l-evvel aynın 12’sinde, İbrahim’in (a.s.) duası ve İsâ’nın (a.s.) mübarek muştusu dünyaya teşrif etti. Âmine validemizin doğumuna az bir zaman kala Kâ’be ikiye bölünmüştü. Bunu gören Kureyş taifesinden Haşimoğulları ve Züheyroğulları farklı temennilerde bulunmuştu ve Kâ’be, Kureyş topluluğuna şöyle seslendi; “Kâ’be herhangi kimsenin ölümüyle yarılmadı. Dünya’nın nuru ve ahretin şerefi, cennet ehlinin ışığı Muhammed’in (s.a.v), ana karnından dünyaya çıkması yaklaştı.”  Peygamber Efendimiz’in dünyaya gelişini Hz. Âmine’den dinleyelim:

“Yanımda ne bir erkek ne de bir kadın vardı. Hiç kimse yoktu. O sırada Abdülmuttalib bile Kâ’be’yi tavaf etmeye gitmişti. Aniden korkunç gürültü ve sesler işittim. Çok büyük bir şey görmüştüm ancak bunun bembeyaz kuş olduğunu anlayınca, bütün korku kalbimden silinip gitti. Bende hiçbir üzüntü, elem, ağrı ve sızı kalmadı. Bundan sonra bana bir kâse içinde kardan beyaz bir şerbet verdiler. O şerbeti içtiğimde yüreğim bir nur ile doldu. Uzun boylu küçük yüzlü hatunlar gördüm. Abd-ı Menâfın kızlarına benziyorlardı ve etrafımda duruyorlardı. İçimden geçenleri sanki sezmişcesine onlardan biri bana dedi ki: ‘Ben Adem’in (a.s) eşi Havva’yım.’  Diğeri de: ‘Ben, İbrahim’in (a.s) eşi Sârâ’yım’. Bir başkası da bana: ‘Ben, Firavun’un karısı Asiye’yim.’ Birisi de: ‘Ben İmran kızı Meryem’im, İsâ’ın (a.s) annesiyim. Bu gördüğün kızlar da cennet hurileridir. Dünyayı şereflendirecek olan yüce Peygamber’i tazim etmek, saygı göstermek için geldik.’ dedi. O anda beyaz ipekli kumaş, yere kadar gerildi. Bu ipekli perde oğlumu cinlerin gözlerinden saklamak için gerilmişti. Sonra bir bölük kuş geldiğini gördüm. Burunları yeşil zümrütten, kanatları yakuttan olan bu harikulade denilecek kuşlar yanıma yaklaştı, göğsüme burunları ve kanatlarıyla öper gibi yaptılar. Hz. Allah gözümdeki perdeyi kaldırdı.  Dünyanın batısı ve doğusunu gördüm. Üç sancak gördüm ki, birini doğuya, birini batıya, birini de Kâbe’nin damına diktiler. Semada, ellerinden mücevherden yapılmış leğen, ibrik ve altından yapılmış bir tas taşıyan bir takım adamlar gördüm. Onun dünyaya teşrif ettiği anlamamıştım bile. Çocuğumun göbeğinin kesili ve sünnetli olduğunu gördüm. Beyaz ipekliye sarılmış olduğu halde başını yere koyup secdeye varmıştı. Mübarek sağ elini şehadet parmağını kaldırıp Hz. Allah’a yalvararak yakarıyor ve dua ediyordu. Şöyle niyaz ediyordu; ‘Ben şehadet ederim ki, Allah’tan başka ilah yoktur. Şüphesiz ben Allah’ın Resulüyüm. Allah her şeyden daha büyük, daha yücedir. Bütün çokluğuyla Allah’a hamd olsun. Allah’ım ümmetim… ümmetim…’ diye dua ediyordu.”

Hz. Âkıb’ın (s.a.v) dünyayı gelişindeki güzellikler, mübarek annesinin yaşadıklarıyla sınırlı değildir. O mübarek gecede, Kisrân’ın sarayı sallandı ve 14 burcu yıkıldı, mukkades sayılan Sâve gölü kurudu, Semave deresi taştı, Kâ’be’deki putlar yıkıldı, cinler ve şeytanlar artık kahinlere haber veremez oldu ve bin yıldır Mecusilerin tapmakta olduğu ateş söndü. Yahudi ve Hıristiyan alimlerin haber verdiği o olağanüstü gecede, Hz. İsâ’nın  (a.s) ve Hz. Musa’nın (a.s) müjdeleri bir bir gerçekleşti. Yahudi alimlerin haber verdiği gibi gökyüzünde büyük bir yıldız doğdu. Öyle bir yıldız ki, dünya böyle bir nur görmemişti ve bir daha da görmeyecekti.

İnsanların dalaleti hayat tarzına çevirdiği nizam bozulması için Hz. Musa’nın ve Hz. İsâ’nın müjdesi “ümmetim” diyerek doğmuştu. Allah, Peygamber Mustafa’yı (s.a.v) anne karnında koruduğu gibi dünya hayatında da bütün ahlaksızlıklardan tenzih etmiş idi.  Elbette, vahiy olmadan olmazdı. Evham içinde çalkanıp duran bu kavim için Hz. Peygamber’i (s.a.v) rahmet olarak gönderdi ve nübüvvet yıllarında Hz. Allah şöyle buyurdu: “Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”

Seneler boyunca yağmur tanesi düşmeyen kurak toprak gibi olan dünya, sevince boğuldu, şeytan ve dostları ise azap çekti. Allah-u Teâlâ, rahmet için şöyle buyurdu: “De ki: ‘Allah’ın bol ihsanıyla (fazlıyla) ve rahmetiyle, yalnız bunlarla sevinsinler…'”

Cenâb-ı Hakk’ın göndermiş olduğu rahmetle ilk önce Kureyş kavmi, daha sonra tüm insanlık kurtulmuştur. Ey insanlık! Bu şerefli, kutlu ve aziz günü kutlamalıyız! Öyle ki, fakirlere umut, mahkumlara nefes, çocuklara tebessümler dağıtmalıyız.

Ecdad zamanında “Mevlid Kandilleri” adı altında Peygamber Efendimiz’in doğumu kutlanırdı. O mübarek günde, bazı mahkumlar affedilirdi. Devlet-i Âliye’de Mevlid Kandili resmi tatil olarak kabul edilirdi, şehirler süslenir, minarelere kaftanlar giydirilirdi, camiiler kandillerle donatılırdı, ertesi gün ikindi vakti top atışlarıyla kutlanırdı. Mevlid Kandili’nin şerefine padişah hediyeler dağıtır, ziyafetler verilir, şerbetler ikram edilirdi ve çocuklara şekerler dağıtılırdı.

Bugünün yine mahkumlara özgürlük, yaşlılara sevinç, çocuklara bayram, insanlığa kurtuluş günü olması duâsı ile Mevlid Kandilimiz mübarek olsun.