Bir Acayip Blog © 2014 https://biracayipblog.com Bir Acayip Sosyal Platform Thu, 19 Apr 2018 18:00:53 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.9.5 Dünyanın en eski medeniyetlerine ev sahipliği yapan Ortadoğu… İnsanlığın beşiği! https://biracayipblog.com/dunyanin-en-eski-medeniyetlerine-ev-sahipligi-yapan-ortadogu-insanligin-besigi/ https://biracayipblog.com/dunyanin-en-eski-medeniyetlerine-ev-sahipligi-yapan-ortadogu-insanligin-besigi/#respond Thu, 19 Apr 2018 18:00:53 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4670 Ortadoğu’da yıllardır süregelen savaşlar sadece sonu olan bir kaynak için mi?

Elbette hayır. Burada sadece fikirler, inanışlar, canlar değil, tarih de bir katliamın pençesindedir. Buna Ortadoğu coğrafyasında yapılan kazıların bilimsel bir anlayışla ilerlememesi, aksine yağmacı bir tavır sergilemesi örnek gösterilebilir.

Her eski eser, tarihten bir parçanın kalıntısıdır ve bu kalıntılar geçmiş ile günümüz arasındaki bağı sürdürmektedir. Bu bağlar aracılığıyla bir toplumun tarihi gün yüzüne çıkarılabilmektedir. Nitekim geçmişinden bihaber olan bir neslin geleceğinin parlak olması beklenemez.

Kültür mozaiği gelişmemiş ülkeler, özellikle batı ülkeleri başka medeniyetlerin değerlerinden beslenmişlerdir. Kültür dedikleri şeyi oluşturmak için doğu toplumlarını sömürmeleri bunun bir sonucudur.

Eskiden beri Anadolu’da eski eser kaçakçılığı yapılmakla birlikte en yaygın olduğu dönem XIX. yüzyıldır. Avrupalıların Osmanlı ülkesinde izinsiz kazılar yapmaya başlamasının tarihi XIX. yüzyılın başlarına kadar gider. Bu tarihlerden itibaren İngiliz ve Fransızlar Ortadoğu’da yaptıkları kazılarda ele geçirdikleri eserleri kendi ülkelerine kaçırmışlardır. Eser kaçırma konusunda adeta rekabet halinde olan İngiltere, Fransa, Avusturya ve Almanya gibi devletler hem Ortadoğu hem de Anadolu’dan getirdikleri arkeolojik eserlerle müzelerini doldurmaya başlamışlardır (Önder, 1990: 481; Muşmal, 2009a: 35).

Peki Osmanlı Ne Yaptı?

1881 yılında Osman Hamdi Bey günümüz İstanbul Arkeoloji Müzeleri’ni oluşturan Müze-i Hümayun’a, II. Abdülhamid tarafından müdür olarak atanmıştır. Müze-i Hümayun müdürü olarak ilk işi eski eserlerin yurt dışına götürülmesini yasaklayan bir tüzük hazırlamak olmuştur. Yürürlükte bulunan 1874 tarihli “Asar-ı Atika Nizamnamesi”ni 1883 yılında yeniden düzenler ve bu yeni düzenleme ile Batılı ülkelere Osmanlı topraklarından eski eser kaçırılmasını önlemiştir.

Osman Hamdi Bey’in bu çabalarının devamı olarak günümüzde yurtdışına kaçırılan eserlerimizin Özvatanlarına iadesi için gerekli çalışmalar yapılmaktadır. 2003’ten bugüne kadar toplam 4 binden fazla eserin yapılan takip ve hukuki süreç neticesinde Türkiye’ye iadesi sağlandı. Bunlardan bazıları: Perge Antik Kenti’nden kaçırılan Yorgun Herakles’in üst kısmı,  Elmalı Sikkeleri, İskoçya’da ele geçirilen Altın Taç, Fransa’dan İadesi Sağlanan Bronz Dağ Keçisi Heykelciği…

 

Yazarın Notu: Ait oldukları coğrafyadan koparılıp binlerce km. uzaklıktaki müzelerde adeta bir sıla hasreti içerisinde olan eserler bugün Batı’nın özdeğerleri olarak gördüğü medeniyet, demokrasi, kültürel mirasa saygı gibi kavramların sorgulanmasına sebebiyet vermektedir.

]]>
https://biracayipblog.com/dunyanin-en-eski-medeniyetlerine-ev-sahipligi-yapan-ortadogu-insanligin-besigi/feed/ 0
Rodos Adası’nın Fethi https://biracayipblog.com/rodos-adasinin-fethi/ https://biracayipblog.com/rodos-adasinin-fethi/#respond Tue, 17 Apr 2018 18:00:32 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4667 Osmanlı Devleti’nde birçok celâli isyanları yaşandı. Bu isyanların çoğu padişahların tahta ilk olarak cülus ettikleri zamanlar sıklıkla görülmekteydi. Yeniçeri ocağının cülus bahşişi istemesi, başka bir şehzadeye tahta çıkarma talepleri ve yahut tahta çıkan yeni padişaha gözdağı vermek niyeti gibi çeşitli sebeplerle ortaya çıkmıştır. Celâli isyanları sadece iç dinamiklerle zuhur etmemiş, Osmanlı Devleti’nin hem garpta hem de şarkta ilerlemesi ve kıtaları hakimiyet altına alan gücünü zayıflatmak için dış mihrakların desteklemesiyle de ortaya çıkmıştır. Osmanlı’yı cenk meydanında bileğini bükemeyen bağımsız krallar, her tahta geçen yeni padişaha karşı diş gösterme eğilimine girişmişlerdir.

Sultan I. Süleyman’ın tahta yeni geçtiği günlerde Büyük Karl’a elçi gönderildi. Bu elçinin gönderiliş amacı ise, vermesi gereken vergi ve Sultan Süleyman’ın tahta cülusunun tebliğ idi. Ancak Osmanlı elçisi Behram Çavuş’a hareket edilmesi ve daha sonra katledilmesinin yanı sıra, bu olaydan önce Macarlar savaşa sebep olacak hudut tacizleri de eklenmesiyle çiçeği burnunda padişahın ilk sefer rotası belli oldu; Belgrad. Fatih Sultan Mehmet’in kuşatmış olmasına rağmen alamadığı iki yer vardır. Bunlar, Belgrad ve Rodos Adası’dır.

Rodos Adası’nın hakimiyetini elinde bulunduran St. Jean şövalyeleri Fatih Sultan Mehmet döneminde beri Osmanlı’nın iç işlerine Celâliler aracığıyla müdahale ediyorlardı. Bu hareketleri Yavuz Sultan Selim döneminde devam etti. Kanuni Sultan Süleyman’ın ilk yıllarında çıkan başta Canberdi Gazalî olmak üzere isyanlara destek verdiği Osmanlı istihbaratınca biliniyordu. Belgrad Seferi’nin hemen arkasından şanlı saltanatın ikinci yılında Rodos Adası için sefer hazırlıkları başladı.

Süleyman-i Evvel Hânın ordusu sefer hazırlıklarına devam ederken Rodos Adası’nın Müslümanlar için önemine bir göz atalım. Rodos Adası, on iki adalar diye bilinen adalar topluluğun en büyüdür. Bu ada ilk defa Halife Hazret-i Muaviye (r.a) fethi etti. Daha sonra tekrardan Doğu Roma İmparatorluğu ele geçirdi. Orta Doğu’ya akınlar düzenleyen Avrupalılar zamanla Kudüs ve çevresinde bir krallık kurdular. Bu krallığın en önemli kolu ise, Akka şövalyeleri olarak bilinen St. Jean şövalyelerdir. Şarkın en sevgili sultanı Selahaddin Eyyubi’nin (rah.) Kudüs’ü işgalden kurtarması sonucunda ve Memlüklülerinde Akka’yı fethetmek için girişimlerinde sonra şövalyeler Akka’yı terk ederek Rodos Adasına yerleştiler.

Bu önemli adaya sahip olan şövalyeler Akdeniz ticaretini engellemesi ve Osmanlı Devleti’nin sınırları içindeki isyanlara destek vermeleri nedeniyle ilk olarak Fatih Sultan Mehmet Han kuşatmış, ancak güçlü sur ve burçlar nedeniyle fetih gerçekleştirememişti. Şövalyeyeler aynı zaman Sultan Bayezid ve Cem Sultan’ın taht kavgasında belirleyeci rol oynadı. Ada şövalyelerinin politikalarına I. Selim döneminde devam etti. Sultan I. Selim’in Avrupa kıtasına fetihler düzenlemek için harekete geçmiş olsa da ömrü vefa etmemiştir. Sultan I. Süleyman döneminde de Rodos Adası’nda ikamet eden şövalyeyeler hem Celâlilere destek vermeyi sürdürmüş, hem de Osmanlı Devleti’nin Akdeniz’de olan ticaretine baltalamaya çalışmıştı. Bunların yanında bardağı taşıran son damla Osmanlı Devleti’nin hac gemilerine saldırması üzerine Belgrad’dan sonra Kanuni Sultan Süleyman sefer rotasını Rodos Adası olarak belirledi.

Rodos Seferi’nin baş komutanı olarak ikinci Vezir Mustafa Paşa atandı ve 4 Haziran Payitaht’dan donanmasıyla birlikte Muslihiddin Reis ayrıldı. Bunu takiben tam 20 gün sonra Sultan Süleyman kara ordusuyla beraber İstanbul’dan hareket etti. Rodos Adası’nın önüne kuvvetli ve büyük bir ordunun yanında, Sultan Süleyman Ege kıyılarına su sarnıçları inşa ettirdi. Bunun sebebi ise, yağmur sularını kullanarak ordunun su ihtiyacını karşılamaktı. Aynı zamanda Marmaris Kalesi gene Rodos Seferi için yaptırılmıştır. Sultan I. Süleyman’ın sefer için hazırlıklarını, validesi Hafsa Sultan’ın faaliyetleri takip etti. Marmaris Kalesi’nin hemen yanına askerlerin dinlenmesi için Hafsa Sultan Kervansarayı yaptırıldı.  Bu seferin Müslümanlar için ferahlık ve İslam devletleri için Akdeniz’in güven limanı haline gelmesini sağlayacak olması sebebiyle dua ordusu, yani Zembilli Ali Cemalî Efendi de orduya iştirak etti.

Osmanlı ordusu Sultan Süleyman’ın 28 Haziran’da gelişiyle birlikte Rodos Adası’nın karşısına dikilmiştir. Limanın ağzı zincirle kapatılarak, liman girişini girilmeyecek hale getirildi.

Sultan I. Süleyman, İslam’ın adeti üzere Akka şövalyelerine teslim çağrısı yaptı. Bu çağrı sonrası Rodos’un fethi için Kanuni hücum emrini verdi. Rodos’un kuşatması devam ederken diğer yandan İleki, İncirli ve Bodrum’un fetih haberleri ulaştı. Mısır Beylerbeyi Kayıtbay, Osmanlı ordusuna gemilerle erzak yardımını hiç kesmeden devam ettiriyordu.

18 Aralık günü Rodos Adası’nın güçlü surları aşıldı, iki gün sonra teslim şartları belirlendi. Sultan Süleyman, şövalyelerin üstad-ı azamı Viliers de I’ısle ile görüşmüş, İslamiyeti kabul etmesi için irşat vazifesini yerine getirdi. Bu fethi Osmanlı Devleti’ne bedeli on sekiz bin şehit olmuştur. Sultan Süleyman, Cuma namazını kiliseden camiye çevrilen Saint Jean Kilisesi’nde kıldı, imamiyet makamında ise Şeyhulislam Zembilli Hocaefendi vardı.

Rivayetlere göre Rodos Adası’nın fethi sonrası Sultan Süleyman Han şöyle demiştir: “Bu yaşlı adamı (şövalyelerin üstadı) evinden ettiğim için üzülmüyor değilim.” Çünkü şövalyeyeler sadece hafif silahlar gemileriyle güven içinde şehirden ayrılmaları konusunda mutabık kalınmıştır.

Kaynaklar
1-Dünyaya Hükmeden Sultan Kanuni, Cilt I, Timaş Yayınları, İstanbul 2014

]]>
https://biracayipblog.com/rodos-adasinin-fethi/feed/ 0
Gafil Gezme Şaşkın! https://biracayipblog.com/gafil-gezme-saskin/ https://biracayipblog.com/gafil-gezme-saskin/#respond Sun, 15 Apr 2018 18:00:35 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4664 Tertemiz ve çok bereketli hamd-u senâlar yalnızca Allah-u Teâlâ’ya mahsustur. Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e (s.a.v), makamına ikram edeceğin, kıyamet günü şefaat makamında rızasına ulaştıracağın salât ile salât eyle.

Feridüddin Attar’ın müellifi olduğu Tezkiretü’l-Evliya adlı eserinden rivayetle:

Yahya b. Muâz’ın bir kardeşi vardı. Mekke’ye gitmiş, Harem’e mücâvir olarak yaşıyordu. Bir gün Yahya b. Muâz’a kardeşinden bir mektup geldi. Mektupta şunlar yazılıydı:

“-Üç arzum vardı, ikisine nâil oldum, biri kaldı. Allah Teâlâ’dan bu talebimi ihsan etmesi için duâ et…” dedi.

“-Ömrümü mübarek ve mukkades bir beldede nihayete erdirmeyi arzuluyordum. Bu maksatla şehirlerin en mukaddesi Mekke’ye geldim. İkincisi muntazam bir şekilde abdest suyumu hazırlayan bir hizmetkârım olmasını istiyordum. Allah, bana hizmet eden bir câriye nasip etti. Üçüncü niyazım, ölmeden önce seninle son bir kez görüşmek!..” dedi.

Buna cevaben Yahya b. Muâz şunları yazdı:

“-En mübarek beldede bulunmayı arzu ediyorum, diyorsun. Önemli olan, hangi beldede olursan ol, insanların en iyisi sen ol. Zira belde insanla izzet kazanır, insan beldeyle izzet kazanmaz.

Bir hizmetkârı arzu ediyordun, onu da buldun, demene gelince, şayet sende yiğitlik ve fütüvvet olsaydı, Hakk’ın hizmetkârını kendi hizmetkârın haline getirmez ve onu Hakk’a hizmetten alıkoymazdın. Asıl sen, hizmet eden olmalıyken, hizmet edilen olmayı mı istiyorsun? Hizmet edilen olmak Allah’ın sıfatıdır, hizmet eden olmak ise kulun sıfatıdır. Kula yaraşan, kul olmaktır. Kul, Hakk’ın makamını arzu etti mi, bu kulluk değil, firavunluktur.

Seni görmeyi arzuluyorum demene gelince, şayet Allah Teâlâ’dan haberdar bulunsaydın, ben hatırana gelmezdim. Allah’a öyle kul ol ki, biraderin hatırına gelmesin. Zira bu kapıda evlat kurban etmek gerek, birader ne ki! Şayet, onu buldunsa ben senin ne işine yararım? Yok bulmadınsa benden sana ne fayda!..”

Yahya b. Muâz’ın (k.s) ifade ettiği gibi, “Kula yaraşan, kul olmaktır.” Allah’a hizmetin/kulluğun birçok şekli var. Ancak Kur’an ve hadislerde de ifade edildiği üzere en güzel hizmet, kulluk ve zikir; namazdır. Çünkü “namaz dinin direğidir” buyurmuş alemlere rahmet Hazret-i Muhammed. (s.a.v) Yahya b. Muâz Hazretleri, kardeşine yazdığı mektupta bir kulun nasıl düşünmesi gerektiğini ve hareket etmesi gerektiğini ifade etmiştir. Bunlara ek olarak, Şeyh Abdülkâdir-i Geylâni (k.s) müellifi olduğu El-Gunye adlı eserinden kulluğun gerektiği amelleri yapmanın yeterli olmadığını, dahası bu ibadetlerimiz için endişe duyarak kibrimizi kırmamızı tavsiye buyurmaktadır:

“- Ey İslam nuruyla pürnur olan mü’min! Şu namaz ve diğer ameller konusunda ne büyük bir tehlike ile yüz yüzesin! Sana, namaz ve farz olan diğer ibadetler konusunda kaygılanmak, üzülmek ve korku içinde olmak sezadır! Çünkü sen, kıldığın namazın veya yaptığın bir iyiliğin kabul edilip edilmediğini; yaptığın hatanın bağışlanıp bağışlanmadığını asla bilemezsin. Gel gör ki sen, gülüp eğleniyorsun, gaflet içindesin ve keyif çatıyorsun. Güvenilir ve doğru sözlü bir peygamberden, cehenneme kesinlikle uğrayacağın konusunda sana kesin bir bilgi ulaşmış iken bunu nasıl yapabilirsin! Bak! Allah ne buyuruyor:

‘İstisnasız hepiniz cehennemi boylayacaksınız’ (Meryem,71)

Cehennemden çıkacağın konusunda kesin bir bilgiye sahip değilsin. Allah yaptığın ameli kabul buyuruncaya kadar, ağlayıp durmaya ve hüzne gark olmaya kim, senden daha sezadır! Üstelik sen, akşam vakti olunca sabaha çıkıp çıkmayacağını, sana sabah vakti gelince akşama erip ermeyeceğini de bilmiyorsun. Öldükten sonra cennetle mi müjdeleneceksin, yoksa cehennemi mi boylayacaksın, buna dair bir bilgiye de sahip değilsin. Dolasıyla ne eşinle, ne çocuğunla, ne de sahip olduğun mallarınla boşuna sevinme. Böylesine önemli bir konuda gaflet düşmen doğrusu şaşılacak şey! Sen ki her gün ve her gece, her saat ve her an, adım adım ecele yaklaşıyorsun. Dolasıyla ecelini dikkate al ve çoktan gölgesi altına girdiğin bu önemli konuda gaflet etme. Çünkü sen er geç ölümle yüzleşeceksin; akşamında sabahında onunla çok feci bir şekilde burun buruna geleceksin. Sahip olduğun ve içinde bulunduğun her şey senden uzaklaşacak ve sonra ya cennete ya da cehenneme yollanacaksın. Cehennem ki onu anlatmak ve büyüklüğünü, azabının türlerini bildirmek konusunda kelimeler aciz kalır.”

Yahya b. Muâz ve Şeyh Abdülkâdir- Geylâni Hazretleri, Allah’a ibadetin ve hizmetin her şeyden önce geldiğini ve asla bu konular taviz verilememesi gerektiğini ifade etmektedir. Mallarımızın, hizmetçilerimizin, yaşadığımız beldelerin ve akrabalarımızın ibadetlerimiz kabulü konusunda bir fayda vermediğini, asıl olan Allah’a hizmette aceleci davranılması gerektiğini ve yapılan ibadetler konusunda kibirlenilmemesi gerektiğinden bahsetmektedirler. Pir Sultan Abdal’ın söylediği gibi;

“Gafil gezme şaşkın bir gün ölürsün
Dünya kadar malın olsa ne fayda
Söyleyen dillerin söylemez olur
Bülbül gibi dilin olsa ne fayda

Bir gün seni götürürler evinden
Hakkın kelamını kesme dilinden
Kurtulmazsın Azrailin elinden
Türlü türlü yolun olsa ne fayda”

İbadet ve kulluk bahsi ile ilgili olarak Hazret-i Aişe (r.anha), Peygamber Efendimize (s.a.v):

“-Ya Rasûlallah, “O kimseler ki, yaptıklarını yaparlar ve kalplerinde de korku vardır.” (Mü’min, 60) ayeti ile içki içen, zina ve hırsızlık yapan kimseler mi kastedilmiştir?” diye sormuştur.

Hazret-i Peygamber (s.a.v) de:

“-Hayır, oruç tutan, namaz kılan, sadaka ve zekat veren, fakat buna rağmen bu amellerimiz kabul edilecek mi diye korkan kimseler kastedilmiştir.” buyurmuştur. (Müslim, Zühd, 20)

Hazret-i Yahya’nın (k.s) kardeşinin mübarek beldeye taşınarak üstün olduğunu düşünmesi, hizmetkârının olması ibadetlerini kolaylaştırdığına inanması ve tüm bunların Allah katında makbul kul olduğuna işaret olduğunu sanmasından dolayı sert bir mektupla karşılaşmıştır. Öyle ki, Hazret- Muhammed’de (s.a.v) aynı konuya işaret ederek ibadetlerinin kabulü için ibadetlerimizin üstünlüğünden daha çok kabul edilip edilmediği noktasında korkumuzun olması gerektiğini ifade etmiştir.

KAYNAKLAR
1-Ahiret Azığı, Cilt II, Erkam Yayınları, İstanbul 2005
2-El- Gunye Li- Talibi Tarîki’l Hak, Gelenek Yayınları, İstanbul 2013

 

]]>
https://biracayipblog.com/gafil-gezme-saskin/feed/ 0
Ömer b. Abdülaziz https://biracayipblog.com/omer-b-abdulaziz/ https://biracayipblog.com/omer-b-abdulaziz/#respond Fri, 13 Apr 2018 18:00:35 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4660 Alemlere rahmet Efendimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) halifesi, Hazret-i Ömer el-Fâruk (r.a) nesebinden, sultanlar kutbu, siyaset ve kudsiyet sarayında karargâh kuran, İslamiyet meşalesi, cesur, sıddık, dalgalı deryalara batmış ve râşid bir halifeydi Ömer b. Abdülaziz (rah.)

 

NESEBİ

Hz. Ömer b. Hattab (r.a) tebdili kıyafetle Medine sokaklarını teftişe çıktığı bir gün, evin birinde kız ile annesinin tartışmasına tanık oldu. Kızcağız, annesine ısrarla satacakları süte su katmamaları konusunda uyardı. Ancak annesi daha fazla kazanma hırsıyla sütün içine su katmak için kızını ikna etmeye çalışıyordu. Kız, hem Allah’ın bu işe rızası olmadığını, hem de  Emîr’l-Mü’minîn kulağına gitmesi halinde başlarının bela gireceğini söyleyerek sütün içine su katılmasını engel oldu. Ertesi gün Hazret-i Ömer (r.a.), kızı ve annesini evine davet etti ve aralarındaki anlaşmazlığının ne olduğu sordu. Kız olup biteni Hazret-i Ömer’in şahit olduğu gibi anlatı verdi. Halife Ömer (r.a), kızın üstün ahlakına beğenmekle kalmayarak,  oğlu Asım ile evlenmeyi kabul edip etmeyeceğini sordu. Kız, bu teklifi kabul etti ve bu evlilikten doğan kız evlatlarına “Leyla” adını verdiler. Hazret-i Ömer’in (r.a) torunu Leyla daha sonra Mısır valisi Mervân ile dünya evine girdi ve bu evlilikten doğan çocuğa Ömer b. Abdülaziz adını verdiler. Ömer b. Abdülaziz Medîne-i Münevvere’de dünyaya gözlerini açtı. Ömer’in babası Mısır’a vali olarak atanınca Mısır’a gitti.

İLİM TAHSİLİ

Küçük Ömer ilim için Medîne-i Münevvere’ye gitti. Bu kutlu belde de Enes b. Malik (r.a), Abdullah b. Cafer (r.a), Saîd b. el-Müseyyeb (r.a) ve son olarak dayısı Abdullah b. Ömer (r.a) ve diğer meşhur alimlerin rahle-i tedrisatından geçti.

Ömer b. Abdülaziz daha çok küçük yaşlarda İslami ilimler konusunda yeteneğini göstermişti. Çocukluk yıllarında Kur’an-ı Kerîm’i ezberlemiş, bu konudaki gayretini gören babası da, onu Medine’ye göndererek ilim yolunu açmış oldu. Medine alimi  Salih b. Keysân, kendisini ziyaret eden Ömer b. Abdülaziz’in babasına şöyle demiştir:

“Bu çocuk (Ömer b. Abdülaziz) kadar, kalbinde Allah’a karşı sevgi olan bir başkasını görmüş değilim.”

Medine’deki eğitim çalışmalarını nihayetine erince tekrardan babasının yanına Mısır’a geri döndü. Ancak Ömer’in ilme olan sevgisi azalmış değil, aksine daha da artmış görünüyordu ve Mısır’da eğitimine hiç ara vermeden devam etti.

Ömer b. Abdülaziz’in ilim konusundaki gayreti ve başarısı İslam alimlerin gözünden kaçmamış ve Abdülaziz Han’ın (rah.) övülmesine sebep oldu. Dönemin meşhur fıkıh alimi olan Meymûm b. Mihrân (rah.) şöyle buyurmuştur:

“Alimler Ömer b. Abdülaziz’in yanında birer talebeydi.” Alimler Ömer b. Abdülaziz’in yanına ilim öğretmek için geldiğinde, ilim öğrendiklerini fark etmiş ve bu durum karşısında hayretlerini gizleyememişlerdir, her yerde ve her mecliste Ömer’in ilim konusundaki üstünlüğünden bahsettiler.

MEDİNE’NİN HİZMETÇİSİ

Ömer b. Abdülaziz çocukluk yıllarını geride bırakmış ve artık serpilmiş genç bir delikanlı olmuştu. Bu yıllarda bile İslamiyet konusundaki titizliği, çabası ve bildiğiyle amel etmesinden dolayıdır ki, ağırbaşlı ve muhakeme yeteneği oldukça yerindeydi.  Ömer b. Abdülaziz evlilik çağı geldiği yıllarda, babası Abdülaziz b. Mervan ahirete irtihal etti. Dönemin halifesi Abdülmelik, Hazret-i Ömer’i (rah.) Dımaşk’a çağırarak, kızı Fâtıma ile evlendirdi ve Ömer b. Abdülaziz’i Hicaz valisi olarak atadı. Ömer b. Abdülaziz Medine’ye vardığında halka şöyle bir konuşma yaptığı rivayet edilir:

“Ey kardeşlerim! Ben Haremeyn valiliğine değil, hizmetçiliğine ta’yin oldum. Asıl gayem, hakkın ve adaletin yükselmesidir. Eğer bunları çiğneyenleri bana haber vermezseniz, ind-i ilahîde mesuliyyet  sizindir. İkazlarınızla bana yardımcı olmanızı istirham ederim.” dedi.

Ömer’in tüm gençliğinin geçtiği şehrin idareciydi, Ömer b. Abdülaziz’in tabiriyle, hizmetçisi. Onu çocukluğundan beri tanıyan bir halk olduğu kadar, Medine halkını tanıyan bir idareci başlarındaydı. O dönemde Emevilerin kavmiyetçilikleri yetmiyormuş gibi baskı, zulüm ve ehl-i beyte karşı olan küfür edilmesi de yerleşmiş kültür haline gelmişti. Aslında çocukluk yıllarından beri eksikleri gören yeni Medine valisinin ilk icraatlarıyla nasıl bir idareci olacağını göstermişti. Ömer b. Abdülaziz, fıkıh ilmi konusunda derinleşmiş olan on alimden oluşan bir meclis kurdu. Bu ilk icraatı, Ömer b. Abdülaziz’in yedi yıl sürecek olan Haremeyn idareciliğinde isabetli kararlar almasını sağladı. O döneminde zulmüyle ün yapmış olan Irak valisi Haccac’ın baskısında usanan insanlar Hicaz’a göç ettiler. Ömer b. Abdülaziz Hazretleri daha sonra Mescid-i Nebevî’yi genişletti ve Hicaz bölgesinde Hazret-i Peygamber’in (s.a.v) namaz kıldığı tüm mescitleri tamir ettirdi.

İKİNCİ ÖMER DÖNEMİ

Ömer b. Abdülaziz zalim idarecilere karşı olan şiddetli eleştirilerini sürdürdü. Bu eleştiriler ile Harameyn valiliğinden alınmasını neden oldu. Halife Velîd’den sonra halife olan Süleyman, Ömer b. Abdülaziz’i üstün idrak ve ferasetinden dolayı istişare heyetine dahil etti. Daha sonra Halife Süleyman beklenmedik bir kararla Ömer b. Abdülaziz’i halifelik makamının namzeti olarak belirledi. Halife Süleyman b. Abdülmelik’in kardeşleri ve oğulları olmasına rağmen böyle bir karar almıştı. Bu durum elbette ki hanedan içerisinde tartışmaya ve şiddetle karşı çıkılmasına neden olmuştur.

717 yılında vefat eden halife Abdülmelik’ten sonra vasiyetname üzerine yerine namzet olarak gösterilen Ömer b. Abdülaziz’e başvurulsa da, görevi kabul edemeyeceğini bildirmiş, ancak biat meclisinde bulunanlar ısrarı üzerine Ömer b. Abdülaziz’in üç yıl sürecek ve İslam beldeleri üzerine bir ikindi güneşi gibi doğacak ikinci Ömer dönemi başlamış oldu.

Ömer b. Abdülaziz’in halife olduktan sonra ilk icraatı gene Medine’de olduğu gibi ilim alimlerden oluşan danışma meclisi oluşturdu. Çiçeği burnunda halife ehl-i hal alimlerini toplayıp:

“Halk bu hilafeti her ne kadar nimet kabul etse de, benin için taşınabilmesi güç, çok ağır bir mesülliyet olarak görüyorum. Bana aid tavsiyelerinizi rica ederim.” dedi.

Ehl-i iman sahiplerinin içinden bir tanesi şöyle bir nasihatte bulundu:

“Ey Halife! Yarın kıyamet günü kurtulmak istersen Müslümanların yaşlıları baban, gençlerini kardeşin ve küçüklerini evladın bil. O zaman bütün Müslümanlara kendi evindeki ana, baban, kardeş ve evladın gibi muamele etmiş olursun..” dedi.

Halife Hazretleri sahih hadislerin derlenmesi, bir kitap halinde toplanması ve İslam ülkelerinin en ücra köşelerine kadar Peygamber kokusunun ulaşması için teşvik etti. Halife Abdülaziz’in hadis ilmi konusundaki gösterdiği gayret İslam’ın tefsiri niteliğinde olan hadis-i şeriflerin korunmasına ve İslam dinin temellerinin sağlamlaştırmasına sebep oldu.

İlk halife olduğu saatlerde saraya gitmesi için getirilen alay atlarını lüks bulmuş, “bana kıl çadırım yeter!” diyerek dedesi Ömer el-Fâruk (r.a) zamanından bir kesitin yaşanmasına vesile oldu. Halife Ömer b. Abdülaziz halife olmadan önce Emevi hanedanı lüks içinde yaşamaktaydı. Bu halleri sarayın ihtişamından, köle ve cariye gibi birçok israfın varlığından anlaşılıyordu. Bu durum karşısında halife Ömer derhal saraydaki lüks eşyaları hazineye bağışladı, köle ve cariyeleri azat etti. Emevilerin halka zülüm eden, ismi yolsuzluğa karışmış hanedan mensuplarını görevlerinden aldı ve kavmiyetçilik yapılmadan adil, dürüst yeni yöneticiler atadı. Ömer b. Abdülaziz İslam ülkesindeki aksaklıkları giderirken, düzenlerinin bozulmasından rahatsız olanlar hilafet makamına tehditler savurmaya başladı. Hazret-i Ömer’in torunu olan Ömer b. Abdülaziz, bu tehdit ve baskılara karşı direniş gösterdi ve en ufak taviz vermedi.  Halife Abdülaziz, dedesi Hazret-i Ömer’i (r.a) sorar, hal ve yaşantısı hakkında bilgiler toplar ve dedesi gibi yaşamaya gayret gösterirdi.

Emevi hanedanından olan akrabaları Halife’den görev istemeye başladıklarında, onlara şu cevabı verdi:

“İsterseniz sizi asker yapayım.. Komutan olarak fetihlere göndereyim!”

Ömer b. Abdülaziz ehl-i hal sahibi kimselere büyük önem verirdi, meclisinde bulunmaları ve idareci olarak atanması için elinden gayreti gösterirdi. Hasan Basri Hazretleri’ni Basra’ya, Amr es Sahî’yi Kûfe kadılığına tayin etti. Ömer b. Abdülaziz zamanında İslam ülkesinde adalet bir güneş gibi yükselmeye başladı, fetihler ve hidayet bulanlar sayısı artmaya başladı. Ömer b. Abdülaziz zamanında Curtuba medeniyetinin ilk temelleri atıldı. Pirene dağları aşıldı Fransa’ya ulaşıldı ve Narbonne şehrinin fetih Ömer b. Abdülaziz’in hilafet yıllarında gerçekleşti.

Emevi döneminde, Hazret-i Peygamber’e (s.a.v) ve ailesi yönelik  kavli ve fiili küfürler ediliyordu. Ömer b. Abdülaziz hilafet makamına geçtikten hemen sonra tedbirler almaya başladı. Hutbelerin sonunda Ehl-i beyt için kullanılan kınayıcı ifadeleri çıkardı. Onun yerine Cuma hutbelerinin sonunda okunması için;

“Şüphesiz Allah adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” ayet-i celilesini ekledi.  Resûlullah’ın (s.a.v) vakfettiklerinden Fedek hurmalığını Ehl-i beyt’in büyüğü İmam Muhammed Bâkır Hazretlerine iade etti. Ömer b. Abdülaziz’in babası Mısır valisi olduğu yıllarda Ehl-i beyt hakkında şu nasihatte bulunduğu:

“Oğlum! Eğer  halk Ehl-i beyt’in fazilet ve üstünlüğü bizim bildiğimiz kadar bilseydi, onlar hakkında tek bir kötü söz söylenmesine razı olmazlar, hatta bizden çok onlara hürmet ederlerdi.”

İslam devletlerini yeryüzünde daim ve muteber kılan en önemli özellik, İslam’ın ruhunda olan adalet anlayışıdır. Bu dinamizmin farkında olan Ömer b. Abdülaziz idam ve el kesme cezalarının halifeden izin alınmadan, kanıt yeterliliğin varlığı halinde derhal tatbik edilmesini emir buyurdu. Ayrıca milliyetçilik anlayışına son vermek için Müslüman olan ancak Arap ırkına mensup olamayanlardan alınan cizye vergisini kaldırdı, fakir olan gayri müslim halkı bir müddet cizye vergisinden muaf tutmadı. Eğer ki Ömer b. Abdülaziz’in adalet anlayışını dahi iyi kavramak niyetindeyseniz Seyyid Kutup’un müellifi olduğu İslam’da Sosyal Adalet kitabını okuyabilirsiniz.

SON CUMA HUTBESİ

“Ey müminler! Şunu iyi biliniz ki lüzumsuz birer varlık olarak yaratılmadığınız gibi, yaptığınız işlerden de sorgusuz ve hesapsız kalacak değilsiniz. Daha evvel gelmiş ve kıyamete kadar gelecek insanların toplanacağı bir mahşer ve orada adalet terazilerinin kurulacağı bir mahkeme vardır. Onun tek hâkimi, azamet ve kibriya sahibi yüce Allah’tır.

***

…Allah’tan ümidinizi keserek hüsrana düşenlerden de olmayınız.

***

…Ahiret alemine gidenleri her gün görüyor, onları uğurluyorsunuz. Götürdüğünüz kabirlerde kara toprak altında döşeksiz, yastıksız, tek ve tenha olarak onları bırakıp dönüyorsunuz. Ölümün acısını tatmış olan o fânilerin halleri ne kadar merhamete ve ibrete şayandır. Tanımadıkları bir aleme sefer etmişler, sevdiklerinden ayrılmışlar. Gelip geçici emanet bir hayatın gaflet uykusundan uyanmışlar ama iş işten geçmiş, telafi imkanı elden çıkmış. Naz ve nimet içinde beslenirken yatak ve yastıkları kupkuru birer toprak olmuş. Tertkettikleri mallardan istifadeleri kaldırılmış, yaptıkları incir çekirdeği kadar bile olsa bir amellerinin imadadını bekliyorlar. Düşünmeye değer bu hallerden ibret almaz mısınız?

***

Ey insanlar!

Zannetmeyin ki kendimden bir büyüklük gördüğüm için sizlere böyle nasihat ediyorum. İçinizde belki de bende daha fazla Allah’ın rahmet ve mağfiretine muhtaç olan kimse yoktur. Ben hem kendim hem de sizler için Allah’tan rahmet ve mağfiret diliyorum. Yüce Allah’ın kitabını, resulünün ahlâkını kendinize rehber edinin. Selamet ancak bu hal üzeredir.”

GÜNEŞ’İN BATIŞI

Ömer b. Abdülaziz beyaz, ince ve nazik yüzlü, zayıf, sıcaklı ve güven veren bir şemaile sahipti. 720 tarihinde, kırk yaşında iken dünyasını değiştirti. Ömer b. Abdülaziz ölüme yakın hasta yatağındayken ağlamaya başlar. Etrafındakiler ağlamasının sebebini sorar. Bunu üzerine Halife şöyle buyurur:

“Ahirette başıma gelecek olan olayların endişesi beni ağlatıyor” dedi. İçerinden biri,

“Allah’ın yardımı ile idareciliğin boyunca Allah Resûlü’nün sünnetlerini icra ve ihya ettin. Adaletinin yıldızı çok yüksekti.” Dedi. Bunun üzerine adalet timsali olan halife Ömer b. Abdülaziz (rah.),

“Ben Allah’ın huzuruna bütün tebaamın hesabı boynumda olduğu halde çıkacağım. Herkese adaletle muamele ettiğimden de emin değilim. Yaptığım kusur da var üstelik. Bunlar beni korkutuyor. Allah’ım! Ben, o kimseyim ki bana saltanat verdin. Yanlış işleri yapmaktan beni menettin. Ben ise hatalarınla sana isyan ettim.” diyerek, bu sözü üç defa tekrarlardı. Başını yukarı kaldırdı, bir şeylere dikkatlice bakar bir halde iken, sessizce, “Ben öyle kimseleri görüyorum ki onlar ne insan ne de cindir.” dedi ve ruhunu teslim etti.

Ömer b. Abdülaziz, ümmetin aradığı ve özlediği idareciydi. İslam devletlerindeki aksaklıkları giderecek, küfür ve bidat ehli ile savaşacak yöneticisini arıyor ise, bu işin talipleri Halife Ömer b. Abdülaziz’e baksın. O’nun ölümüyle beraber müslim ve gayri müslim büyük bir üzüntüye boğuldu, şiirler yazıldı ve ağıtlar yakıldı.

Tebaasından bir gayri müslim Hazret-i Ömer b. Abdülaziz Han’ın ölümünden sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Bunun üzerine ağlayan bu kişiye,

“Vefat eden İslam halifesidir. Sen niçin ağlıyorsun?” dedi ve üzülen gayri müslim şöyle cevap verdi,

“Ağlıyorum çünkü yeryüzünü aydınlatan, ışığı herkese ulaşan bir güneş vardı. Şimdi o güneş battı.”

 

Kaynaklar
1-http://www.osmannuritopbas.com/omer-bin-abdulaziz.html
2- http://www.wiki-zero.com/index.php?q=aHR0cHM6Ly90ci53aWtpcGVkaWEub3JnL3dpa2kvw5ZtZXJfYmluX0FiZMO8bGF6aXo
3-Seyyid Kutub, İslam’da Sosyal Adalet, Hikmet Neşriyat, İstanbul 2011

4-Emîr, Mostar Yayınları, İstanbul 2015

]]>
https://biracayipblog.com/omer-b-abdulaziz/feed/ 0
Tuğba Akbey ile Söyleşi https://biracayipblog.com/tugba-akbey-ile-soylesi/ https://biracayipblog.com/tugba-akbey-ile-soylesi/#respond Wed, 11 Apr 2018 18:00:00 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4633 Giriş:

Hamileyken birçok kitap okumuştum. Çocuk yetiştirmedeki incelikler, nasıl yetiştirilir, anne-baba nasıl olunur? Yalnız belli bir okuma yaptıktan sonra bana okuduğum kitaplar tek düze çocuk yetiştirme ve hatta sanki çocuk kullanma kılavuzu gibi gelmişti. Çocuğum olana kadar çocuk yetiştirme kitaplarına ara verdim ve başka okumalar yaptım. Kızım üç aylıkken tevafuk sizin kitabınızı görmüştüm. Ve ismi bana çok farklı gelmişti. Okudukça içim ısındı, biraz da olsun evhamları dağıttı. Öncelikle bunun için teşekkür ederim. Genelde internetten oluşan bilgiler dışında satır aralarından derlediğimiz sorular sormak istiyorum.

Ama öncelikle hayatınızı kısaca anlatabilir misiniz?

20 Şubat 1981 Bursa doğumluyum. İlkokulu ve ortaokulu Keles’te(Bursa’nın şirin bir dağ ilçesi) tamamladım. Ardından Bursa İmam Hatip Lisesi’nden 1997 yılında mezun oldum. Mezun olurken aklında yapmak istediği şeyleri belirlemiştim. Sosyoloji ve medya hep ilgi alanlarım oldu, tercihlerimi de buna göre belirledim. Dumlupınar Üniversitesi Sosyoloji Bölümüne 1998 yılında girdim.28 Şubat süreci sebebiyle 2.sınıfta bölümden ayrıldım. Radyo tv ve diksiyon eğitimlerinin ardından 2005 yılında radyo programları yapmaya başladım. Bir internet sitesinde ve  gazetede köşe yazarlığı yaptım. İlk kızımın ardından, cevabını aradığım sorular beni pek çok kitapla ve eğitimle tanıştırdı. Ve bunlar  Çocuklar Anneleri Büyütür kitabının mayası oldu. Bu arada sosyoloji eğitimimi tamamladım ve Kişilerarası İletişim alanında yüksek lisans yapmaktayım. Ayrıca arkadaşım Rabia Gülcan Kardaş ile birlikte okul öncesi çocuklar için yazdığımız “ Duygularımı Farkediyorum” serisini yazdık. Bir yandan annelere eğitimler vermeye, okumaya, sorular sormaya  ve yazmaya da devam ediyorum.

*1998 yılında sosyoloji bölümüne girdiniz. Yalnız 99 yılında ayrıldınız. Siz de 28 Şubat mağdurusunuz.  Bu süreçlerde neler yaşadınız? Kısaca anlatabilir misiniz?

Ben okula başladığımda 28 Şubat süreci yeni başlamıştı. Bir yıl hocalarımın desteği ile okumaya devam ettim ama sonrasında okula girmemiz bile mümkün olmadı. Bırakma kararını vermek elbette zordu. Beni neyin beklediğini de bilmiyordum. Liseden bir hocam dışında bu kararım konusunda destek görmedim açıkçası. O hocamın yönlendirmesi ile sosyoloji okumaları yapmaya devam ettim. Okula gider gibi her gün kütüphanede gidip okumalar yaptım. Kitaplar vesilesiyle eğitimimi devam ettirdim diyebiliriz buna.

28 Şubat sürecini mağduriyet olarak tanımlamaktan çok hoşlanmadığımı da söylemeliyim. Sadece bir tercih yapmıştım. Bu tercihim Allah’ın emrini uygulamaktı. Her tercih gibi bir bedel istiyordu elbette. Bu hem maddi anlamda hem de statü anlamında bir süre bede ödememi gerektirdi ama şu an bulunduğum konumda, Rabbimin lutuflarını görünce , mağduriyeti konuşmak yerine bunca güzel şeyin şükrünü eda edebilmenin derdindeyim.

*Bu süreci yaşayan çoğu insan kendi kabuğuna dönüp bir kabulleniş sergilediler. Yalnız siz aklınızdaki yüreğinizdeki şeyleri fırsat bulduktan sonra diksiyon ve radyo TV programcılığı eğitimi alıp kendinize ayrı bir yol çizdiniz. Bu süreçte ye’se e düştüğünüz durumlarda nasıl nefes aralığı sağladınız?

Daha önce de bahsettiğim gibi benim tercihim sadece okulu bırakmaktı. Hayatı bırakmadım.ama zor bir süreçti elbette. Yaşım küçüktü ve kafamda okumak dışında başka bir alternatif oluşmamıştı. Daha sonra evlenip İstanbul’a yerleşince Allah bana farklı kapılar açtı. Kurslar ve eğitimler aldım. Bir arkadaşımın vesilesi ile radyoda programa başladım. Konuklarımı ağırlarken onların eserlerini okuyor aynı ders çalışır gibi sorular çıkarıyordum. Farklı bir konsept belirlemiştim. Evet, ben bir tercih yaparak okulu bırakmıştım ama Allah bana çok çeşitli ikramlar sundu. Okumakla ve emek göstererek çoğu zorluğu aştığımı düşünüyorum.

Okulu bıraktıktan sonra aynı okur gibi devam edişiniz, mesleğinizi yapar gibi hayatınızı idame ettirmeniz adeta eğitim sistemine de bir başkaldırı. Şu andaki eğitim sistemi diploma ile mutluluk sattığına inanıyor. Ve bu şekilde diplomalı işini yapan birçok mutsuz insan var etrafımızda…

Evet, bu doğru. Benim dönemimde bu kararı veren ya da devam eden çoğu insan vardı. Evet, okulu bıraktım ama meslekle ilgili hiçbir bağımı bırakmadım ben. Apartmandaki çocuklarla ilgilenmeyi de yapacağım işlerin bir parçası saydım. Öğretmen olsam da aynı şeyi yapacaktım zaten dedim. Bu bir haz meselesi sonuçta. Sevdiğim işe devam ettim sadece maaş almadım. Bu yol ayrımını anne olduğumda da yaşadım. Devam etmemeyi tercih ettim. Evet, ekonomik olarak daha sıkı bir şekilde devam etmek demek bu karar. Ama amacınız salt para kazanmak değilse, manevi tatmin çok daha öğretici ve güzel oluyor.

Büyük emek göstermişsiniz. Evlenip başka bir şehre gelmek, yeni bir hayata alışmaya çalışırken aynı zamanda hayallerinin ardından gitmek zor bir iş. Eşinizin desteği de göz ardı edilemeyecek bir güzellik… Evlilik hakkındaki düşünceleriniz nelerdir peki?

Evlilik beni özgürleştirdi.Bu işe başlarken maddi manevi emek vermem gerekti. Bekâr olsam  belki de bunu yapmak bu kadar kolay olmayabilirdi. Eşim çok destek oldu. Başlarda o da neye destek verdiğini bilmiyordu ama o sadece bana inandı. Vardığımız bu nokta için ikimizde şaşkınız. Bu nokta da evliliğimiz için iyileştirici bir nokta oldu. Bu süreçte ben de geliştim, değiştim. Velhasıl evlilik güzel şey.

Kadınların toplumdaki var oluşu ile ilgili düşünceleriniz nelerdir? Kadınların bazen dünya yorgunluğuna itildiğini düşünüyorum. Siz ne düşünüyorsunuz?

Her dönemin kadınlarının ondan sonraki döneme yorgunluk emanet ettiğini düşünüyorum. Bizden öncekiler de “ekonomik özgürlük” yorgunluğu vardı. Bizler evet ekonomik özgürlüğe kavuştuk ama aynı bilgi erkeklere gitmediği için baba eve gelip TV izlerken anne evdeki işlerini de halletmek durumunda kalıyor. Şimdi de anneler  erkek çocuklarına yorgunluk emanet ediyor bence. Bizim çektiğimizi çekmesin deyip kız ve erkeği aynı şekilde büyütmeye çalışıyorlar. Çocuklarımızın  hikâyesini kendilerinin yazmasına müsaade etmiyoruz anlamına geliyor bu aynı zamanda. Kendi hikâyemizin devamı olsun istiyoruz. Kadın çalışmasın tartışmaları hep devam etmiştir.. Elbette salt bir maddi özgürlük tutkusuyla her işte olmaktan sözetmiyorum ama bunun yanında bir kişinin üretme isteğini nasıl engelleyelim ki? Birbirimize devamlı ne ve nasıl olmamız gerektiğini anlatmanın yanlış olduğunu düşünüyorum. Birbirimizi kadın ya da erkek oldurmaya çalışıyoruz.  Allah herkese bir şey yapma gücü vermiş. Bunu bir savaşa dönüştürmek yerine, birbirimizi iyileştirme fırsatı olarak görmeliyiz bence.

*İki kız evladınız var sizindi. Gülru ve Nur… Aynı zamanda öğrenci olarak yüksek lisansınıza devam ediyorsunuz. Annesiniz, eşsiniz, eğitmensiniz yani birçok sorumluluk var üzerinizde. Bunların altından nasıl kalkıyorsunuz? Aynı zamanda birçok kimliğe bürünmek sizi yoruyor mu? Bu işleri planlarken siz kendinize nasıl bir yol çizdiniz acaba?

Anne, eş, anlatıcı olmayı çok seviyorum. Yaptığım meşgaleler birbirini besleyen şeyler. Beni tüketmeyen işler içerisindeyim. Dengeli olmaya gayret ediyorum. Çocuklarıma ve kendime yaşam alanları oluşturmaya çalışıyorum. Mesela evimiz arkadaşa çok açık bir ev. Onlar gönüllerince vakit geçirirken ben de kendi işlerimi hallediyorum. Biliyorum ki ben çocuklarımın her şeyi değilim. Onların da arkadaşları olması, onları misafir etmesi benim desteklediğim bir şey. Bir güzel döngünün içindeyim yani. Birbirlerini besliyor ve ben de bu şekilde iyileşiyorum.

Çocuklar küçükken de birçok meşguliyetiniz vardı. O zaman daha mı zordu? Nasıl hallediyordunuz?

Ben çocuklarımı tek başıma büyüttüm.20 günden sonra biz birlikte devam ettik. Büyük kızımda bir süre çalışmamayı tercih ettim. Nur doğduğundaysa yalnızca haftada bir gün program yapıyordum. Dolayısı ile hep birlikte büyüdük. Bir arada yaşamanın, oynamanın, denge kurmanın şu anda rahatlığını yaşıyoruz. Ben de onlarla denge kavramını öğrendim. Birinin onurunu diğerinin bedenini korumam gerekiyordu. Bunu da birlikte yaşarak dengeledim. İşler hususunda da daha az uyumam gerekiyorsa öyle yaptım, evin dağınıklığını sorun etmedim ve kendimi onların büyüme sürecine bıraktım.

Kreş olayına fazla sıcak bakmıyorsunuz sanırım. Okul öncesi eğitim ile ilgili düşünceleriniz nelerdir?

Gülru iki yaşındayken, çalıştığım için, yarım gün kreşe vermiştim. Sonrasında gördüklerim ve tecrübe ettiklerimle Nur’u hiç göndermedim. Doğrusu ülkemizdeki haliyle okul öncesine inanmıyorum. Çocuk ekseninden ziyade eğitimcilerin çocuğa bakışını yanlış buluyorum. Çocuklara büyüklenen bir duruşla davranıp alan bırakmadıklarını  gözlemliyorum. Dışarı çıkmak isteyen çocuğu dışarı çıkartmıyorlar ya da çocuk oyun oynamak isterken oynatılmıyor. Eğitimin kendi sistemine karşıyım kreşe değil. Evet, belki çocuklar mutlu olabilir. Belki annenin başka şansı yoktur. Bir yere emanet etmek zorundadır. Ama sistemin sadece kendisinin para kazanmak üzerine bir düzeni, göstermelik bir eğitim anlayışı var. Ne kadar şarkı öğrendi nasıl şiir öğrendi, yıl sonunda ne gösterisi yapacağız odaklı bir anlayış var. Çocuklarsa daha çok serbest alan istiyorlar. Zaten zorla gittikleri sabahların çokluğuda onların memnuniyetsizliklerinin göstergelerinden biri bence.

Şu anda herkes sosyal medya üzerinden iletişime geçiyor. Hem kolayca bilgi edindiğimiz bir mecra hem de bizleri yeri gelince yetersiz hissettiren bir ortam. Siz fenomen anneler kisvesi altında oluşan annelik olgusunu nasıl buluyorsunuz?

Bu konu bloglarla başlayan sonrasında sosyal medya üzerinden konuştuğumuz bir alan. Önceleri tecrübe paylaşımıyken bir yarışa ve yetersizlik duygusuna dönüştüğü kesin.Bunu eğitimime gelen hanımlardan da fark ediyorum. Daha çok etkinlik yapmanın daha iyi anne olmakla eşdeğer bir yanı olmaya başladı zihinlerde. Ben etkinliğin değil çocukta oluşan  etkinin önemli olduğunu söylüyorum. Sosyal medya anneleri çoğunlukla kendilerini yetersiz olarak hissetmelerine sebep olduğu için, bu etkiyi olumsuz manada oluşturuyorlar ne yazık ki. Güne yüzde yüz şarj ile başlıyoruz. Her kendini yetersiz, değersiz ve suçluluk hissettiren sosyal medya görüntüsünde yüzde on şarj gittiğini düşünsek çocuk okuldan geldiğinde annenin yüzde 20 şarjı kalıyor. Akıl sosyal medyada gördüklerimizi bu kadar da olmaz diyor ama his sürekli yetersizlik, değersizlik hissettiğinden devamlı bu da şarjı tüketiyor. Dolayısı ile ben de aynı hataya düşsem de bu şekilde kullanmamaya gayret gösteriyorum. Kimseye kendini yetersiz hissettirmemeye çalışıyorum.  Ben de kendimi iyi hissetmediğim, güven duymadığım kimseleri takip etmiyorum. Annelere de bunu tavsiye ediyorum.

Toplumda çocuklar üzerinden oluşturulan bir mizah algısı var. Siz de kitabınızda bu konuya yer vermiştiniz. Bu mizah anlayışını değiştirmek için bizlere düşen nedir?

Çocuklarıma ya da çocuklara verdiğim her bilginin yetişkin dünyasındaki karşılığına bakıyorum öncelikle. O yüzden benim için ilk soru şu “verdiğim değerin yetişkin dünyasındaki karşılığı nedir?” çocuk verildiği bilginin karşılığının örneklerini sorgulamaya başlar. Bana verilen bu değerin karşılığı hangi şekilde karşımda var der. Kurduğumuz dilin yetişkin dünyasında bir karşılığı yok. Yani bizler yetişkinlere sarf etmediğimiz çoğu söylemi çocuklara karşı sarf ediyoruz. Bunun içn kitabımda yetişknlerin “ çocuk dili” öğrenmesini tavsiye ediyorum.

Siz de evlatlarınız bu şekilde davranırken başka davranışlarla karşılaştığında sizler onların kırıklarını nasıl tamir ediyorsunuz?

Böyle zamanlarda çocukların zihinlerinde farklı insanlara dair odacıklar oluşturmaktan yanayım.  Hayatta kötü davranmayı tercih eden insanlar da var iyi davranmayı tercih eden insanlar da var diyorum.. Çocuklara rehberlik etmenin bir başka durumu da hayatı anlatmaktır. Ben çocukların onurunu önemseyen bir iletişim dili kurmaktan yanayım. Hem kendi çocuklarım için hem de diğer çocuklar için.  Duygularını paylaşarak, önemseyerek iyileştirmeye çalışıyorum. Ben onların kalbini kıran insanları düzeltemem. Ama çocuklarımın hislerini anlayarak,yüklerini hafifletebilirim.

Yeni kitabınız da çıkıyor sanırım ondan biraz bahsedebilir misiniz?

Genç kızlara yönelik olarak geliyor yeni kitabımız. Nisan ayında çıkarmayı düşünüyoruz inşallah.  Kitabın ismi “Ruh Ziynetleri”. Genç kızların ruhuna hediye ettiğim ziynetler var, kitapta onları anlatıyorum. Genç kızlarla sohbet eden bir ablanın kitabı olarak algılansın isterim.

Yazar adaylarına neler önerirsiniz?

Ben kendimi yazar olarak tanımlamıyorum. Bu kitabın yazanıyım demek bana daha doğru geliyor. Yazma konusunda büyük laflar edecek değilim. Çok  okumanın doğal bir süreci yazmak benim hayatımda. Yazmak da bir iletişim türü çünkü. Çaba sarf etmenin önemi de var. Eğer illa bir tavsiye istenirse kendi yaptığım gibi iyi bir okur olmak gerekir diyebilirim. Düzenli bir yazma ritüeli oluşturmak da bunun devamında vereceğim önerilerdendir ki sosyal medya aslında hepimize bunu yaptırtıyor.

Tuğba Hanım bu keyifli sohbet ve bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz. Bir daha görüşmek üzere inşallah.

Ben teşekkür ederim. Selamlar…

Röportaj: Feride Özge Yılmaz

]]>
https://biracayipblog.com/tugba-akbey-ile-soylesi/feed/ 0
Gelinliklerin rengi niçin beyazdır? https://biracayipblog.com/gelinliklerin-rengi-nicin-beyazdir/ https://biracayipblog.com/gelinliklerin-rengi-nicin-beyazdir/#respond Mon, 09 Apr 2018 18:00:32 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4656 Evlilik için hazırlık yapan gelin adayları, gelinlik seçimi için bir arayış içerisine girerler. Bu arayış sadece model olarak farklı yönde olması yönündedir. Yalnız şu zamanlarda bazı farklı renk ve model olarak arayış içinde olanlar, bir toplum baskısı ile karşılaşıp, gelinliğin sadece tekdüze olarak seçilmesi yönünde duyumlar almaktadırlar. Peki, gerçekten gelinlik şu zamana kadar hep beyaz renk olarak mı seçilmişti? Sizler için tarihteki gelinlik rengi için nelerin kullanıldığını araştırdık.

Eski Roma’da gelinliklerin rengi sarıydı. Gelinler yine sarı renkte peçe takıyorlardı. Peçe evli ve bekar kadınları ayırt ediyordu. Ortaçağlarda ise, gelinliğin rengi üzerinde pek durulmadı. Kumaşın kaliteli ve gösterişli olması daha önemliydi. Herkes en iyi elbiselerini giyiyordu, renk de herkesin kendi tercihine göreydi.

Beyaz gelinlik adetinin yaygınlaşması 16. yüzyılda olmuştur. Bu yıllarda kraliyet ailesi gelinlerinin gümüşi renkte gelinlik giymeleri gelenekti. Kraliçe Viktorya bunu reddetti ve beyaz gelinlik giymekte ısrar etti.

Bundan sonra İngiliz ve Fransız yazarlar, beyaz rengin masumiyetin simgesi olduğu konusu işlemeye başladılar. O dönemde ahlakına göre bekaret evliliğin vazgeçilmez koşulu olduğu için beyaz gelinlik adeti tuttu. Evlenirken beyaz giysi giymek genç kızların bekâretlerini topluma ilan etmelerinin vasıtası oldu.

Osmanlı’da beyaz gelinlik giyen ve böylelikle beyazlığın saflık ve temizliğini gelinlikle bütünleştiren, Sultan 2. Abdülhamid Han’ın kızı Naime Sultan’dır. Osmanlıda gelinlik için sarayda hanedanın rengi olan kırmızı tercih edilirken, halk genellikle mavi, eflatun, leylak, mor ve pembe renkleri tercih ediyorlardı. Gelin duvağı ise hem sarayda hem halk arasında daima kırmızı oldu. Paris modasının yavaş yavaş Osmanlı’yı etkilemeye başladığı 1870’li yıllarda ise artık gelinliklerin rengi iyice açıldı. Evlenenlerin sosyal sınıf ve itibarlarına göre günlerce sürebilen düğünlerde her gün farklı kıyafetler giymek de yine bir Osmanlı âdetiydi. Genellikle tercih edilen kadın kıyafeti şalvar, gömlek, hırka, entari ve kaftandan oluşuyordu.

O dönemlerde Osmanlı’da da gelinler kırmızı elbise giyerlerdi. Naime Sultan, Avrupa’da bir düğünde gelini, bembeyaz elbiseleri içerisinde görünce çok etkilenmiş ve kendi düğününde de bu gelinlikten giymek istemişti. Nitekim 1898 de Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Bey ile evlenirken bu hayalini gerçekleştirmiş, bir masal prensesi gibi bembeyaz gelinliğiyle çıkmıştı sarayın kapısından, davetlilerin hayran bakışları arasında. Ve koluna girdiği Gazi Osman Paşa’nın oğlu Kemalettin Paşa ile birlikte Ortaköy’deki Yalısının yolunu tuttu. İşte Osmanlı’da ilk beyaz gelinlik, Naime Sultan tarafından bu düğünde giyilmiş oldu. Ortaköy’deki bu yalı da İstanbul’da ilk defa beyaz gelinliğe şahit olmuş bir mekân olarak tarihe geçti.

Gelinlikle ilgili bazı batıl inançlar da var. Bunlara göre, gelinin gelinliğini bizzat kendisi dikmesi, damadın düğünden önce gelini gelinlikle görmesi, gelinin gelinliği düğünden önce giymesi uğursuzluk getirdiğine inanılmaktadır. Bu inançlar günümüze kadar gelse de, eski etkisini sürdüremediği de bir gerçektir.

Söz evlenmeden açılınca evlilik yüzüğünde de bahsetmek gerekiyor. İnsanların evlenince yüzük takmaları eski Mısırlıların inançlarına dayanıyor. M.Ö. 2800 yıl önce Mısır’da yaşayanlar dairesinin veya halka şeklindeki cisimlerin, başlangıç ve bitiş noktalarının olmaması nedeni ile sonsuzluğu temsil ettiklerine inanıyorlardı. Yüzük evliliğin sonsuza dek süreceğini simgeliyordu. Sonra bu inanç ve adet Romalılar vasıtası ile iyice yaygınlaştı. Kazılarda o devirlere ait çok ilginç evlilik yüzüklerine rastlanmıştır.

Evlilik yüzüğünün sol ele ve sondan bir önceki parmağa takılmasının sebebi ise, modern tıbbın gelişmesinden önceki devirlere ait yanlış bir insan anatomisi bilgisidir. O zamanlarda dolaşım sistemimizdeki ana damarın sol elimizde bu parmaktan başlayıp kalbimize gittiği sanılıyordu. Böylece buraya takılan yüzükler evli çiftin kalben bağlılığını simgeliyordu, tıbbın gelişmiş olmasına rağmen bu adet etkisini devam ettirmektedir.

]]>
https://biracayipblog.com/gelinliklerin-rengi-nicin-beyazdir/feed/ 0
Zaman İçinde Kaybolan Bizler https://biracayipblog.com/zaman-icinde-kaybolan-bizler/ https://biracayipblog.com/zaman-icinde-kaybolan-bizler/#respond Sat, 07 Apr 2018 18:00:35 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4649 Zaman nasıl da hızlı geçiyor değil mi? Bir bakmışsın hafta sonu geliyor. Yıllar geçiyor. Tüketim çağı dediğimiz olgu sanki zamanı da tüketiyor. Ne bereketi kalıyor onun da ne de değeri. Tüketim, tüketmek, tükettiklerimiz… Zamanla beraber zamanın içinde asıl olan insanı yani bizi tüketiyor desek yalan sayılmaz aslında. İnsanlık bitiyor da ya da kimine göre bitmişte haberimiz yok sanki. Devamlı farklı trajedilerle karşılaşıyoruz. Belki trajik gelen cümlelerin içinde değiliz belki de o cümlenin kendisiyiz.

Anlatmak istediğim bu değil aslında. Az önce bahsettiklerim bir hastalık hali. Kronik şikâyet etme hastalığı. Devamlı birbirimize dem vurduğumuz “nerede o eski günler ?” klişesinden sadece sağduyulu bir kesit. Benim değinmek istediğim kurtuluşu var mı bu durumun? Cömertliği, sabrı, iyi niyetleri geri getirebilmenin çaresi var mı? Merak ettiğim bu.

Annelerimizi dinlersek kendi yaşadıkları zamanda sanki geçim zor olsa da kaynaklar kıt olsa da insanların muhabbetinin bir tadı varmış. Elbet o zamanlarda da kötülük hasleti de var olan durummuş ama şimdi ki gibi değil sanki. İnsanlar geçim sıkıntısında olsa da mutluluğun ne demek olduğunu bilirmiş. Durumlar şimdiki zamana göre daha iyiymiş. Neden diye soruyorum kendime de nicedir. Galiba az çok biliyorum cevabı. Biz mutluluğu yanlış yerlerde arıyoruz. Maddiyatından peşinden koşarken daha fazla para, mal, mülk isteği içerisindeyiz ki geri kalan hiçbir şey umurumuzda değil. Ve bunların peşindeki ömür sürerken mutluluk yanımıza kar kalmıyor işte. Bir filmdeki olağanüstü replik gibi “her gün işe gidiyorsun, akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey bir koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durum”. Bunu düşündüğümüzde bu repliğe katılsak da sadece katılmaktan öteye geçemiyoruz.

İnsanı insan yapan hasletlere geri dönmek için etrafımızdan beklemek yerine kendimizde bunun miladını yapabilsek, daha iyi günleri göreceğimizi düşünüyorum. İnsanlardan karşılık beklemeden bir iyiliği yapmayı, alkış beklemeden, başka gözlere sokmadan yapabilmeyi başarabilirsek bir sıfır öne geçmeyi başarabiliriz. Başkalarının hayatına renk katarak, onların da hayatında bir şeyleri iyileştirerek yaşamaya çalışırsak kendi hayatımızın biricik olma duygusundan da vazgeçeceğiz sanırım. Modern toplumun madden zengin, manen fakir insanlar yetiştirmesine inat bizler Allah’ın sözlerini işiten ve bu bağlamda yaşamaya çalışan insanlar olursak zaman da geçerken bereketini hissettirecektir. Zaman fani olduğumuzun bilincinde akıp giderken, dine uyup hazzı erteleyebilme erdemini hissederek yaşarsak eski mutlu, huzurlu günlere dönebileceğimizin umudu baki içimde. Umut etmenin de bir güç olarak algılayabilirsek, sonuçtan değil de süreç bazlı bir yaklaşım sergilersek evet ihtiyacımız olan güzellikleri içimizde yeşertmiş olacağız.

Demek istediğim kimseden beklemeden, şikâyet etme hastalığını içimizden atarak ben ne yapabilirim soruşunla yola çıkarak yolda olmanın halini sindirmeliyiz. Unutmayalım ki ahirette herkes ne yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını verecek. Herkes kendinden mesul bir anlamda. Bırakalım da başkaları da kendi hesabının düşüncesi içinde olsun. Üzerimize düşeni, öncelikle kul olarak hayatta var olarak asıl gayeyi yerine getirmiş olacağız.

Var olan zaman algısı dünya saati modernizmi. Bizler zamanı fecre göre ayarlarsak, bereketin her şekilde hücrelerimize nüfus ettiğini göreceğiz. Ahmet Haşim’in “Müslüman Saati” yazısında da uzun uzadıya bahsettiği gibi fıtrat tersinde zamanı yaşamak iyi olan tüm halleri bizden almakta. Ve yazı da bahsettiği gibi Haşim’in “  Çölde yolunu şaşıranlar gibi biz şimdi zaman içinde kaybolmuş kimseleriz.”

Bu kimselerden olmamak adına zamanın bizi kullanmasındansa bizlerin zamanı kullanmayı öğrenmesi gerekiyor. Fıtratımız, insan olma erdemimiz bunu yapabileceğimizin göstergesi. Olması içinde sadece Allah’ın dediklerini işitebilmeyi ve gönderilen kitabı okumanın manasını anlayarak sonuca ulaşabileceğimizi umuyorum.

]]>
https://biracayipblog.com/zaman-icinde-kaybolan-bizler/feed/ 0
Şeyh Ebu’l Hasan El-Harkânî (k.s) https://biracayipblog.com/seyh-ebul-hasan-el-harkani/ https://biracayipblog.com/seyh-ebul-hasan-el-harkani/#respond Thu, 05 Apr 2018 18:00:05 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4652 “Şeref tevazuda, izzet takvada, hürriyet kanaattedir.”
 Şeyh Ebu’l Hasan El-Harkânî (k.s)

 

Hazret-i Musa’yı (a.s), Hazret-i İsa’yı ve Hazret-i Muhammed (s.a.v) yaratan Allah-u Teâlâ’ya hamd-u senâlar olsun. Ey Allah!… Ey Nur!… Ey Mübîn!… Allah Teâlâ Efendimiz Muhammed’e, onun âli ve ashabına salât ve selâm eylesin.

 

Hüzün denizi, zamanın kutbu, saltanat sahibi şeyhlerin sultanı, aşk ve dostluk yolunda yok olup giden, şevk ve muhabbetten yanıp tutuşan, ilim ve hikmet hazinesi, akıl gülistanın aslanı, Silsile-i Sâdât’ın altıncı halkası, samimi abdal ve zâhid bir kimseydi Eş- Şeyh Ebu’l- Hasan El- Harkânî. (k.s)

İran’ın hudutları içinde yer alan Harkân’da dünyaya teşrif buyurdular, doğum tarihi ilişkin kesin bir kayıt olmamakla birlikte 352 (M.963) yılında doğduğu kabul edilir. Asıl ismi Ali bin Ca’fer’dir.  Ebu’l Hasan El-Harkânî daima tasavvuf yoluna gönül vermiş ve sırlar hazinesine gezmiş, çevresine güzel kokular saçmıştı. Hikmet yoluna intisabı şöyle gerçeklemiştir:

EY HARKÂNÎ! MÜJDELER OLSUN, MÜJDELER

Ebu’l Hasan El- Harkânî Hazretlerinin müşahede ve mücadele yolunda esrar sahibi olduğunu, Mevlân Celâleddîn-i Rûmî Hazretleri şöyle müjdeliyor:

“-Bayezîd-i Bestâmî Hazretleri müridlerinin başına kendisinden yaklaşık bir asır sonra Harkân’da dünya gelecek olan Ebu’l-Hasan-ı Harkânî’dir.”

Bir gün Beyazîd-i Bestâmî Hazretleri talebeleriyle beraber yolda giderken kendilerinden manevi bir hal meydana geldi. Bu hal giderek arttı, müridleri dehşete kapıldılar. Bir zaman sonra talebelerinden biri kendisine bunun sebebini sorunca şöyle cevap buyurdular:

“-Bana Harkân tarafından acayip bir nefes gelmektedir. Resûlullah’a (s.a.v) Yemen tarafından gelen nefese benziyor. Bu nefes bana Harkân’dan büyük bir velinin çıkacağını haber veriyor.” Talebeler o zâtın ismini sordular. Beyazîd-i Bestâmî Hazretleri, “Ebu’l-Hasan’dır” dedi ve onun halini, tavırlarını, şeklini, makamlarını anlattı ve makamının kendisinden daha yüce ve âli olduğunu bildirdi.

Bayezîd-i Bestâmî (k.s) ahirete irtihal etmesinden yıllar sonra Harkân’dan birisi gelerek onun dergâhına geldi. Sûfiler, gelen zâta ismini sordular.

“-Adım, Ebu’l-Hasan El-Harkânî’dir.” dedi. Bunun üzerine onun şekline, hâl ve hareketlerine baktılar, Bayezîd-i Bestamî Hazretlerinin tarif ettiği gibi bulup hemen ona müjde verdiler:

“-Beyazîd-i Bestâmî Hazretleri, seni bize anlatmış, mürîdlerinden olacağını haber vermişti.” dediler. Ebu’l Hasan Hazretleri rüyasında Beyazîd-i Bestâmî’yi gördüğünü ve tüm olup bitenden haberi olduğunu söyledi.

Hocazâde’nin müellifi olduğu Hadîkatü’l-Evlîyâ adlı eserinde, Ebu’l Hasan El-Harkânî Hazretlerinin on iki sene boyunca Beyazîd-i Bestâmî Hazretlerinin türbesini ziyaret ettiğini rivayet eder. Bu ziyaretlerinde türbenin başında ayakta durur, huzurdan çıkarken de asla arkasını dönmezdi. Ebu’l Hasan El-Harkânî (k.s) Üveysidir.

Bayezîd-i Bestâmî, Resûlullah’ın (s.a.v) Yemen tarafından gelen kokundan kastı, Üveysi Veysel Karânî’dir.  (k.s) “Üveysilik” mefhumu tasavvuf terminolojisinde şöyle tanımlanmaktadır; cismani olarak görüşmeleri mümkün olmayan kişilerin rüya veya hâl yoluyla manen görüşmesidir. Üveysilik yolunun pîri ise, Hazret-i Muhammed Mustafa’nın (s.a.v) müjdelediği Veysel Karânî’dir. (k.s)

Ebu’l Hasan El-Harkânî Hazretleri bir sohbetinde şöyle buyurmuştur:

“-Bidat demek; dinde bulunmayan bir inanışı, bir işi, bir özü, bir sözü veya ahlakı, sonradan ortaya çıkarmak veya dinde sonraya ortaya çıkmış böyle bir bozukluğu yaymak ve bundan sevap beklemek demektir. Bidat sahibi demek ise; bir bidati meydana çıkaran  veya çıkmış bir bidati yapan demektedir. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

‘Bildirdiğim bu dinde bulunmayan bir şey, sevap umarak meydana çıkarılırsa, bu şey reddolunur.’

Tâvus bin Keysan Hazretleri, oğlu ile bir yerde oturuyorken, oraya bidat ehlinden biri gelip bazı şeyler söyledi. Tâvus Hazretleri parmaklarını kulaklarına götürdü ve oğluna da; ‘Oğlum, bunun sözlerini işitmemen için kulaklarını tıka, çünkü bu kalb zayıftır, işitilenler ona zarar verir, itikadını bozar.’ buyurdu. O kişi de kalkıp gitti.

Süfyan-ı Servî Hazretleri buyurdu ki: ‘Şeytana, bidat işlenmesi, günahtan daha sevimli gelir. Günahtan dönülür. Biat işlenmekte dönmek çok zordur. Bidat sahibi ile konuşup ondan bir şey işiten kimseye, onun sözlerinden Allah-u Teâlâ bir fayda vermez. Onunla musafaha eden, İslamiyet’e olan bağını kesmiş olur.’ Bidat sahibini seven kimsenin ibadetlerini, Allah yok eder ve kalbinden iman nurunu çıkarır. Yolda bidat sahibi ile karşılaştığın zaman, yolunu değiştir. Bidat sahibinin ibadeti, Allah katından kabul olmaz. Kim ona yardım ederse, İslam dinini yıkmaya çalışmış olur. Ehl-i bidate kız verilmez, bidat sahibi ile düşüp kalkan kimse hikmetli konuşmaz. Bidat sahibi sevmeyen, ona buğz eden kimsenin günahlarını, Allah mağfiret etmesi umulur. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

‘Bidat sahibi güler yüzle karşılayan veya ona iyilik eden, Allah’ın Muhammed’e (s.a.v) göndermiş olduğu İslamiyeti beğenmemiş olur.”

İBN-İ SİNÂ VE ŞEYH EBU’L HASAN HAZRETLERİ

Ferîdüddîn Attâr Hazretleri’nin müellifi olduğu tasavvufun kült eserlerinden biri haline gelen Tezkiretü’l-Evliyâ adlı eserden nakil edildiğine göre:

“İbn-i Sinâ, Şeyh Hazrelerini ziyaret için evine geldi. Kapıyı çalınca hanımı çıktı ve:

“-Ne istiyorsun?” dedi.

İbn-i Sinâ:

“-Şeyh Hazrelerini ziyaret etmek için geldim.” deyince kadın Şeyh Hazretleri hakkında -onun büyüklüğüne inanmadığı için- uygun olmayan sözler söyledi ve:

“-Onun için mi bu akdar yoldan gelip yoruldun?” dedi. İbn-i Sinâ:

“-Ben onu görmek, sohbetinde bulunmak istiyorum.” deyince:

“-Odun toplamaya gitti.” dedi kadın. İbn-i Sinâ, ormana doğru yola çıktı. Şeyh Hazretlerini, topladığı odunları bir aslana yüklemiş gelirken gördü. İbn-i Sinâ bu hale çok şaşırdı, hayret etti. Yanına varınca Şeyh Hazretleri:

“-Buna şaşırma! Ben hanımımın yükünü nefsime yükledim, Allah da bizim yükümüzü bu aslana yükledi.” buyurdular.

MÜBAREK SÖZLERİNDEN

“-Tâ Türkistan’dan Şam’ın kapısına olan sahadaki kimselerden birinin parmağına batan diken benim parmağıma batmıştır. Keza Türkistan’dan Suriye’ye kadar olan yerlerde bir kimsenin ayağına taşa çarpsa onun acısını ben duyarım. Bir kalpte üzüntü olsa o kalp benim kalbimdir.”

“-Geceleri uyumayı, gündüzleri de yemeyi düşünen kimse hedefe nasıl ulaşabilir ?”

“-Peygamber Efendimiz (s.a.v), ‘Alimler benim varislerimdir.’ buyuruyor. Varisin, varis olduğunu kişinin yolunda gitmesi kazımdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v) fakirliği seçti. Kerem sahibi ve cömert idi. Güzel ahlak sahibi idi. İnsanları hidayete irşat ederdi. Güvenilirdi, asla hainlik etmezdi. Tamâkâr değildi. Hayır ve şer hepsinin Allah’ın takdiriyle olduğuna inanırdı, insanlara nasihat ederdi, insanları asla kandırmaz ve aldatmazdı. İnsanların korktuğu şeylerden hiç korkmazdı, insanların ümit ettiği (dünyalık) şeyleri asla arzulamazdı ve dünyalık bir şeye aldanmazdı. İşte bunlar Peygamber Efendimiz (s.a.v) güzel ahlakından bir kısımdır. Onun varisi olduğunu söyleyen kimsenin güzel ahlaka, hiç olmazsa bir kısmına sahip olması lazımdır.”

ESERLERİ VE VEFÂTI

Ebu’l Hasan El- Harkânî Hazretleri tasavvufla ilgili yazdığı Esrâru’s-Süluk ve Bişâretname’dir ve Farsça olarak yazılmıştır. Esrâr’s- Süluk adlı eser Şeyh Salâhuddîn  tarafından Türkçeye tercüme edilmiştir. Şeyh hazretlerinin irşadının ölümden sonra devam etmesini için yazdığı ve günümüze kadar İslam alimlerin sıklıkla başvurduğu diğer eserleri şunlardır: Nûr’l-Ulûm ve Müntehab-ı Nûru’l-Ulûm.

Uzun yıllar boyunca Beyâzid-i Bestâmî Hazretlerinden devir aldığı irşat makamın büyük bir titizlik ve incelikle hizmet etmiştir. İslamiyet güneşinin Orta Doğu, Anadolu ve Orta Asya gibi bir çok beldede doğması için mücadele etmiştir. Bu kutlu vazifeyi 10 Muharrem 425 (M.1033) Salı gününe kadar devam ettirmiştir. Şeyh Ebu’l Hasan El-Harkânî Hazretleri ahirete irtihal ettiği zaman yetmiş üç yaşında idi.

Kâmil mürşit, Gavs’ul kutb Şeyh Hasan El-Harkâni (k.s) vefâtları yaklaştığında talebelerine kabrini üç arşın derinlikte kazmalarını vasiyet etmiş ve şöyle buyurmuştur:

“-Burası, Bistam şehrinden daha yüksektir. Kabrim mürşidim, şeyhim, sultanım Beyazîd-i Bestâmî’nin (k.s) yüksekte olması edebe uygun olmaz.”

Kabr-i şerifleri bugün Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde yer alan Kars’ın Kağızman Kapısı semtindedir. Başka bir rivayete göre kabr-i şerifi Harkân’dadır.

KABR-İ ŞERİFLERİNİN BULUNMASI

Evliyâ Çelebi müellifi olduğu Seyâhatname adlı eserden nakledildiğine göre, Evliya Çelebi, Kars Kalesi’nin Sultan III. Murad devrinde Lala Mustafa Paşa tarafından tamir edildiğini anlatırken hâfız-ı Kur’ân olan bir askerin Paşaya anlatıığı rüyasını nakleder. Buna göre asker Paşaya, rüyasında gördüğü yaşlı bir zâtın kendisinin Ebu’l Hasan El-Harkânî olduğunu ve naşının burada bulunduğun söylediğini, kendisinden ayağını bastığı yeri kazmasını istediğini anlatmış. Bunun üzerine yüz işçi, işaret edilen yeri kazmaya başlamış ve üzerinde,

“Menem şehîd-ü saîd Harkânî (Said, bahtiyar şehid Harkânî benim)” yazılı dört köşe bir mermer bulunmuştur. Gaziler mermeri tekbir ve tehvidle kaldırınca na’şı ortaya çıkmıştır. Yaralı pazusuna sarılı mendil ile sırtındaki hırkasının bile henüz çürümediği görülmüş, vücudunun sağ tarafındaki yarası hala kanamakta imiş. Gaziler yine tekbirler kabri kapatmışlar. Kalenin içinde ilk olarak Lala Mustafa Paşa tarafından Ebu’l Hasan El- Harkânî adına bir tekke ve câmi yaptırılmıştır.

]]>
https://biracayipblog.com/seyh-ebul-hasan-el-harkani/feed/ 0
Dino Buzzati – Tatar Çölü https://biracayipblog.com/dino-buzzati-tatar-colu/ https://biracayipblog.com/dino-buzzati-tatar-colu/#respond Tue, 03 Apr 2018 18:00:37 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4636

“İnsanın, tek başına olduğu ve hiç kimseyle konuşmadığı zaman bir şeye inanması çok zordur. İşte tam da o dönemde, Drogo, insanların her zaman birbirlerinden uzakta olduklarını fark etti, birisi acı çektiğinde, acısı sadece kendisine ait oluyor, hiç kimse o acıyı birazcık olsun dindiremiyordu; bir insan acı çektiğinde, duydukları sevgi ne denli büyük olursa olsun, diğerlerinin bu yüzden acı çekmediklerini ve yaşamdaki yalnızlığı işte bu durumun oluşturduğunu fark etti.”

İşte yeniden başlıyoruz, kendi hikayemizi unutup başka hikayelere tedahül etmeden geçen uzunca bir süreden sonra eline alıp okumaya başlayan herkesin başkahraman gibi hissedeceği bir kitapla geldim bu sefer. Bende bıraktığı hissiyatı daha başta samimîce söyleyecek olursam yeni demlenmiş çayın demini almasını beklemek gibi bir şeydi. İtalyan yazar, varoluşsal kaygılarla yazdığı, imgeleri açık bir şekilde okuyucuya bıraktığı kitabının üzerinden çay edebiyatı yapılacağını düşünmüş müdür bilmem ama 🙂 Kitap öylece okunup geçilecek bir kitap olmadığını size her fırsatta hatırlatacağı için, son yaprağı çevirdiğinizde biraz demini almasını beklemeniz gerekecek. Üzerine düşündükçe size kendisini açacak bir kitaptan, Bastiani Kalesi’nde kuzeyden gelecek düşmanı bekleyen birer asker olduğumuzu görene kadar sürecek bir tefekkür müddetinden bahsediyorum.

Çaylar demini aldıysa başlıyorum anlatmaya.

Başkahramanımız Drogo’nun gencecik bir asker olarak Bastiani Kalesine atanmasıyla başlıyor hikâye. Bastiani Kalesi’ni bir sınır karakolu olarak düşünebiliriz, sınırın ötesinde bir çöl, çölün ardında ise sürekli olarak gelmesi beklenen bir düşman tahayyülü söz konusu. Sınır ötesindeki en ufak hareketlilik kaledeki askerler için bir kahramanlık umudu oluveriyor. Her bir asker kuzeydeki çölden gelecek Tatarlarla aralarında geçecek bir muharebenin hayaliyle yaşıyor anlayacağınız.
Drogo, Bastiani kalesine vardığında beklediği ihtişamla karşılaşamamış, hemen oradan ayrılmak istemiş ancak hastalık sebebiyle ayrılmasının askerî kariyerine zarar verebileceği düşüncesi, onu dört ay daha kalede kalmaya ikna etmişti. Kitabın bundan sonrasında alışma ve artık yadırgamama olgusunun o dört ayı nasıl yıllara çevirdiğini okuyacağız. Herkesin kitabı kendine yorması da buradan itibaren başlıyor olacak aslında. Ben kitaba evinden ayrılıp farklı şehirde okumaya başlayan bir öğrenci olarak devam etmiştim mesela. Benim için Bastiani Kalesi İstanbul olmuştu o an. Kalede kalması Drogo için nasıl bir seçimse bir yerlere gitmemiz ve orada kalmaya devam etmemiz de bizim seçimlerimizdi. Kaleye yeni gelmiş biri olarak, herkesin bir şekilde oraya alıştığını görecek ve yalnızlığı, bir başınalığını hissedecekti ister istemez. Burada onları hayata bağlayan tek şey yıllardır beklenen ama en ufak bir emaresi bile görünmeyen düşmanların gelmesi olacaktı.
‘Onların talihleri, serüven, herkesin yaşamında en az bir kez çalan o mucize anı, kuzeyden gelecekti. Zamanla git gide belirsizleşen bu uzak olasılık uğruna, koskoca yetişkin adamlar yaşamlarının en güzel bölümünü burada tüketiyordu.’
Drogo, bu hastalığın ona bulaşmadığını ve sadece bir seyirci olduğunu, dört ay sonra burayı temelli terk edeceğini düşünüyordu ki, dört ay geçip gerekli izinleri aldığında şehre dönemeyeceğini, yazgısının kuzeyden gelen düşmanları beklemek üzere yazıldığını hissetmeye başlamıştı.
‘Borular çalabilir, savaş türküleri duyulabilir, kuzeyden ürkütücü haberler gelebilirdi, bir tek bunlarla kalsa Drogo yine de kaleden giderdi; ama şimdiden alışkanlıkların uyuşukluğunu, askere özgü kibri, her günkü duvarlara karşı duyulan evcil bir aşkı duyumsamaya başlamıştı.’
İşte o küçücük olasılık Drogo’yu da esir almıştı, günler en ufak hareketliliği kahramanlık fırsatına yorarak, geceler kuzeyden gelecek düşmanı beklemek suretiyle uykusuz geçmiş, zaman da o kısır döngünün içinde çabucak akıp gitmişti.
Bir ara Bastiani kalesinden tayin imkanı bulmuş, döndüğünde evine, arkadaşlarına, eski alışkanlıklarına yabancılaşmış olduğunu fark etmesi bile ayrılmak istemesinin önüne geçememiştir, tayin işi olmazsa, istifa edecektir ama ne var ki öyle olmayacaktır. Bilakis şöyle olacaktır:
‘Nal sesleri, yavaşça beyaz yol boyunca yükselir, Giovanni Drogo kaleye dönmektedir.’
Bu sırada Bastiani kalesinin artık bir anlamı kalmadığına, beklenen düşmanın gelmeyeceğine inanılmış ve bir miktar asker bırakılarak geri kalan askerler başka yerlere tayin edilmiştir. Drogo ise umudu her an biraz daha azalmakla birlikte, hâlâ kalede beklemektedir. Artık elli dört yaşına gelmiş ve bir hastalığa gark olmuştur. Böylelikle bir beklenti daha girmiştir Drogo’nun hayatına: İyileşme umudu.
Derken “ Geliyorlar!” diye bir haberle çalkalanır Bastiani Kalesi. ‘Tabur tabur geliyorlar!’
Müsaadenizle en güzel yerinde bırakıyorum kitabı anlatmayı. Ben Drogo’nun yani gerçekte sürekli seçimler yapan bizim sonumuzu biliyorum, ya da böyle giderse sonumuzun nasıl olacağını tahmin edebiliyorum diyelim. Siz de biliyorsunuz aslında, buradaki bir asker evet, siz herhangi bir işle iştigal eden herhangi birisi olabilirsiniz ama kalenizi biliyorsunuz, dönüp dönüp tekrar geldiğiniz, sırf alıştığınız için terk edemediğiniz, belki bir gün diye sürekli umut ettiğiniz o kaleniz.
‘Daha çok yol var mıdır? Yoo, şu ilerideki nehri geçmek, şu yeşil tepeleri aşmak yeterlidir. Belki varmışızdır bile. Şu ağaçlar, kırlar, şu beyaz ev belki de bizim aradığımız şeylerdir. Sonra, kulağımıza ileride daha iyisinin olduğu çalınır ve tasasız bir biçimde yeniden yola koyuluruz.
İnsan böylelikle umut dolu, kendi yolunda gider durur; günler uzun ve sakindir, güneş yukarıda gökyüzünde parlamakta ve akşam bastığında üzülerek yok olmaya yüz tutmaktadır.
Ama bir noktada, belki de içgüdüsel olarak, insan geri döner ve arkasındaki bir kapının kapanarak dönüşü olanaksız kıldığını fark eder. İşte o zaman, bir şeylerin değişmiş olduğunun ayırdına varırız, güneş eskisi gibi kıpırtısız değildir, hızla hareket etmektedir; ne yazık ki, henüz bakmaya bile fırsat bulamadan, onun ufkun ucuna doğru hızla kaydığını, bulutların da gökyüzündeki mavi koylarda hareketsiz durmadığını, birbirlerinin üzerine çıkarak kaçtıklarını, iyice acele ettiklerini görürüz; zamanın geçtiğini ve günü gelince yolun zorunlu olarak son bulacağını anlarız.
Belirli bir zamanda, arkamızda bir kapı kapanır, kapanır ve şimşek hızıyla kilitlenir; geri dönecek zaman kalmamıştır.”
Gerçek şu ki Drogo o döngünün içindeyken, içeride olmaktan, dışındayken de geçmiş günlerden şikâyetçi olmamıştı, yaşamı ıskaladığının farkında ama memnuniyetsiz de değildi. Çünkü alışmışlık zamanla onu geri dönemeyeceğine de alıştırmıştı. O son sayfa gelip çattığında herkesin kendisine göre bir çıkarımı olacak elbette, o döngü herkeste farklı bir surette gösterecek kendisini. Ama ‘döngü’ olgusu değişmeyecek. Kitabın  özetini yapan o cümleyle sonlandırmak isterim yazıyı, fark ettiğimizde geç olmamış olmasını umut ederek.Ya aslında yanılıyorsa?

“Ya gayet sıradan bir yazgıya sahip, sıradan biri olarak yaratılmışsa.”

]]>
https://biracayipblog.com/dino-buzzati-tatar-colu/feed/ 0
Derviş Lokması https://biracayipblog.com/dervis-lokmasi/ https://biracayipblog.com/dervis-lokmasi/#respond Sun, 01 Apr 2018 18:00:09 +0000 https://biracayipblog.com/?p=4641 Mübarek üç aylara girdiğimiz şu günlerde Ramazan-ı Şerif’e hazırlık mahiyetinde oruçlar tutuluyor. Ve tutulan oruçların iftar sofralarını hurma süslüyor.  Durum böyle olunca hurma yalnızca ramazanda tüketilir gibi bir algı ortaya çıkıyor ve marketlerde bile Ramazan-ı Şerif dışında arka raflarda kalabiliyor. Ancak pek çok faydası ile hurmayı günlük hayatımıza katmak için sizce de geç kalmadık mı?

Hurma besin değeri ve ürün verimliliği itibariyle geçmişten günümüze kadar kutsal kabul edilmiştir. İncil’de “yaşam meyvesi” olarak geçen hurma, Kur’an-ı Kerim’de üzerine yemin edilen bir meyve olması itibariyle yüceltilmiş ve Peygamber(s.a.v)’in hayatında da her zaman var olmuştur. Tasavvufta da sıklıkla karşımıza çıkmasıyla kutsallığı günümüze kadar devam etmektedir.

Hurmanın zengin besin içeriğine bakacak olursak;  potasyumdan zengindir (muzdan 2,5 kat fazla). Ayrıca, kalsiyum, magnezyum, demir ve A, B1, B2, niasin, C vitamini vardır.

Hurmada en az 15 çeşit mineral bulunur. Potasyum, bor, kalsiyum, kobalt, bakır, flor, demir, magnezyum, manganez, fosfor, sodyum, selenyum ve çinko bunlardan bazılarıdır. Hurma proteini çok kaliteli olup 23 çeşit aminoasit içerir. Bunlardan bazıları portakal, elma ve muz gibi meşhur meyvelerde bile bulunmaz. Ayrıca %0,5-3,9 oranında sağlık için yararlı bir madde olan pektin içerir (1). Çeşitli meyvelerle karşılaştırıldığında hurmanın enerji, lif ve mineral içeriği açısından en zengin olduğu görülmektedir (2). Bu yüzden geçmiş dönemdeki insanlar bol yetişen hurma ile beslenip neredeyse çoğu ihtiyaçlarını bu besinden karşılamıştır.

Yapılan araştırmalara göre sindirim sistemine olumlu etkileri vardır.(3) Bunun yanında hücrelerimiz sürekli “oksidasyon” denilen yıkıcı streslere maruz kalır. Bu yıkıcı oksidasyondan koruyan ve dolayısıyla yaşlanmayı yavaşlatıcı, kanserden ve birçok hastalıktan koruyucu faydalar sağlayan maddeler “antioksidan maddeler” olarak bilinir (4). Bilinen en iyi antioksidan besinlerden birisi de hurmadır (5). Hurmanın mide ülserini iyileştirici özelliğinin de antioksidan etkisiyle olduğu düşünülmektedir (6).

Hurmanın bilinen diğer tıbbi faydaları da gebelikle ilgilidir. Yüksek demir ve mineral içeriği açısından gebelikte iyi bir besin olmasının yanında hurmanın doğuma yardımcı olabileceğini ve doğumdan sonra da faydalarının devam edeceğini gösteren araştırmalar vardır. (7)

Bütün bu faydalarının yanında hurmanın daha pek çok faydası bulunmaktadır. Ancak özellikle enerji değeri yüksek olduğu için oruç tutulduğunda tercih edilmektedir. Günlük hayatımızda son zamanlarda fazlaca tüketilen paketli ürünlerin getirdiği hastalıklara karşı bu ürünlere sağlıklı bir alternatif olarak hurma kurtarıcı olabilir. Kuru hurma yanınızda taşıyabileceğiniz kolaylıkta bir meyve olup kan şekeriniz düştüğünde bir çikolata yerine yiyebilir ve kan şekerinizi daha sağlıklı bir şekilde yükseltebilirsiniz. Ancak hurma şeker içeriği ile yüksek kaloriye sahip olup fazlaca tüketilmesi durumunda günlük alacağınız kalorinin fazlasını oluşturabilir. Bu da kilo problemini beraberinde getirebilir. Günde 5-6 adet kuru hurma tükettiğinizde hem faydalarından yararlanabilir hem de hurmadan kaynaklanan kalorinizi aşmamış olursunuz.

Dyt. Bahriye Eldemir Günay

 

Kaynaklar

  1. Al-Shahib W, Marshall RJ. The fruit of the date palm: its possible use as the best food for the future? Int J Food Sci Nutr 2003;54(4):247-59.
  2. Vinson JA, Zubik L, Bose P, Samman N, Proch J. Dried fruits: excellent in vitro and in vivo antioxidants. J Am Coll Nutr 2005;24(1):44-50.
  3. Said SA, Khan SA, Mohajir MS. A study of the digestive effect of dates on sucrose and starch. Pak J Pharm Sci 2007;20(2):112-4.
  4. Salganik RI. The benefits and hazards of antioxidants: controlling apoptosis and other protective mechanisms in cancer patients and the human population. J Am Coll Nutr 2001;20(5 Suppl):464S-72S.
  5. Hong YJ, Tomas-Barberan FA, Kader AA, Mitchell AE. The flavonoid glycosides and procyanidin composition of Deglet Noor dates (Phoenix dactylifera). J Agric Food Chem 2006;54(6):2405-11.
  6. Al-Qarawi AA, Abdel-Rahman H, Ali BH, Mousa HM, El-Mougy SA. The ameliorative effect of dates (Phoenix dactylifera L.) on ethanol-induced gastric ulcer in rats. J Ethnopharmacol 2005;98(3):313-7.
  7. Thigpen JE, Setchell KD, Padilla-Banks E et al. Variations in phytoestrogen content between different mill dates of the same diet produces significant differences in the time of vaginal opening in CD-1 mice and F344 rats but not in CD Sprague-Dawley rats. Environ Health Perspect 2007;115(12):1717-26.
]]>
https://biracayipblog.com/dervis-lokmasi/feed/ 0