Ebubekir Subaşı ile Bir Tarih Sohbeti

0

Usta yazar ve kıymetli araştırmacı Ebubekir Subaşı’nın tanıştığımız ilk andan itibaren bizden esirgemediği samimiyeti ve Kün FM olarak kendisiyle gerçekleştirdiğimiz sürükleyici tarih sohbetinin lezzetini sizlerle de paylaşmak istedik. Biz evvela gönlümüze sonra da aklımıza gelen her şeyi hocamızı bulmuşken sorduk, o ise araştırmacı/yazar kimliğinin yanı sıra büyük bir tevazu ile cevapladı.
Hasbıhalimize başlamadan önce derin bir nefes alıp, mikrofonlarımızı kontrol ettikten sonra besmele ferahlığı ile ilk sorumuzu sorduk.

Hocam, daha çok tarihi gerçekliliklerle iç içe romanlar yazdığınızı biliyoruz. Edebiyata olan ilginizin kaynağı nedir?

Edebiyat fakültesinde okumak, edebiyata biraz da olsun ilgi olması gerekiyor hissi verebilir. Önceden çok fazla okuma hevesi vardı bende. Hanımından korkan insanlar vardır hani, kitap getirmeyeceksin bu eve diye, hatta çok meşhurdur bazıları, isimlerini belirtmeyelim şimdi. Eski büyüklerimizden birinin sevdiğim bir sözü vardır: ‘’Kitabın iki tane düşmanı vardır: ‘Birisi kadın, birisi nem.’’ der. Bizim gençlik yıllarımızdı eşimiz yoktu ama kitaptan ürken bir babamız vardı. Rahmetli, okuduğum ders kitaplarının haricindeki her kitaba karşıydı, korkuyordu. Bunları okursa yakalayıp hapse götürecekler korkusu vardı. Her kitap mı böyledir, onu da anlayacak durumda değildi. Çünkü okuması yazması pek yoktu. Eve gizli gizli kitap sokardık. Edebi zekâ, matematik zekâsı derler ya hani ben buna inanıyorum. Ben matematikten çok çektim. Ama edebiyat hususunda, edebiyat hocalarının beklediğinin çok üstünde şeyler ortaya koymuşumdur ve başarmışımdır. O dönemler kollar vardı, edebiyat kolu, sağlık kolu.. Ben hep edebiyat koluna seçiliyordum. Edebiyat kolu hocası içeri girer birer şiir yazın derdi. Bir şiir yazın demek, hani şiiri yazın da şu vakti tamamlayalım gidelim, demekti. Biz şiir yazardık, inanmazdı, siz bunu çalmışsınızdır derdi. İlkokulda yazdığım ‘’Koyun’’ şiirine babam bile inanmadı. Hadi ya, bu senin işin olamaz dedi. Hocamız bile inanmamıştı.

Bir anımı anlatayım. Ortaokulda coğrafya hocasının yapmış olduğu bir numaradan dolayı hocaya bir dörtlük yazdık. Haritaya çalışın mutlaka soracağım, dedi. Bizde iyi çalışmıştık ama hoca bize hiç sormadı bu soruyu. Biz de buna karşılık olarak şiirle cevap verdik. ‘’Vay bizi bizi / Harf yazdık dizi dizi / Bir hafta çalıştık haritaya / Öğretmen aldattı bizi.’’ Tabi hoca sordu bunu bize kim yazdı diye. Hoca beni odasına çağırdı. İlk de ben korktum tabi, ancak hoca bana: ‘’Bizim çocukların hocası iki tane şiir istemiş, ne olur bana iki tane şiir yaz.’’ dedi. Ben de şiir yazıp öyle kurtuldum.

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde de görev aldığını bildiğimiz hocamızdan, ummanın içinden bir katre istedik. O da bizleri kırmayarak anlattı.

Hocam, bilhassa Osmanlı tarihi üzerine uzun yıllardır çalıştığınızı biliyoruz. Bugüne kadar arşivde yaptığınız araştırmalarda en çok neler dikkatinizi çekti?

Araştırdığım belgelerde en çok dikkatimi çekenlerden biri şudur. Şimdilerde toplu dilekçe denen, o dönemki ismiyle “arz-ı mahzar” dediğimiz bazı belgeler var Osmanlı arşivlerinde. Yaklaşık 25 metrekare büyüklüğünde olanları bile mevcuttur. Diyelim ki Mısır’dan size, yani merkeze, toplu dilekçe veriliyor. Bu toplu dilekçelerin yukarıda bir yazısı var ancak üzerinde yürüyerek okuyabileceğimiz kadar büyük, aynı şekilde altında teker teker yine aynı şekilde bakabileceğimiz isimler var. Bu belgede Mısır’da bulunan bütün idareciler, kadılar, hâkimler, oranın ileri gelenleri, Yahudi, Hristiyan din adamları vesairenin çeşitli mühürleri ve yazılarını görüyorsunuz. Her ne kadar biz farklı algılasak da burada gördüğümüz şey Osmanlı Devleti’nin Mısır’daki yapısıdır. Esasta yazışmaların Türkçe olması kabul ediliyor ama buna mutlak bir şart getirilmiyor. Kocabaşı dediğimiz insanlar vardır. Bunlar gayrimüslim önderleridir. Kocabaşların da kendi dilleriyle yazdıklarını Osmanlı arşivlerinde görebiliyorsunuz.

Osmanlı arşivinde bulunan yazılar denildiği zaman karşınıza tabiri caizse bir hazine çıkıyor. Bizim dahi tanıyamadığımız yazıları görmek mümkündür. Osmanlı arşivinde hususi mektupları dahi görebiliriz. Bunlar tapu meselesi olabilir, hak meselesi olabilir, tımar meselesi olabilir…

Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde görev alan Ebubekir Subaşı’na Osmanlı tarihi ile halkın muhabbetini sormadan edemezdik.

1940-1980 yıllarında, devletin Osmanlı tarihini gizli kapılar ardında sakladığı doğru mudur?

Harf inkılâbı 1928’de vaki olduktan sonra devletin artık bu inkılâbı mutlaka oturtma yolunda çok büyük bir baskı ve azim içinde olduğunu görüyoruz. Gece dersleri tertip ediliyor, yaşlı kadınlar bile yeni yazıları öğrenmeye teşvik ediliyor, eski yazılı eserlerin büyük çoğunluğu da daralma ve yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor. Eğer siz bir harfi yasaklıyorsanız, aman ha sakın yaklaşmayın diyorsanız insanlar o harflerden uzaklaşır ve kaçarlar. Özellikle kırklı yıllardan sonra Osmanlı’dan kalma kütüphanelerin büyük bir yağmaya uğraması ve yakılması çok gariptir. Allah rahmet eylesin, İbrahim Hakkı Konyalı vardı, onun bir makalesinde şöyle yazar: ‘’Karaman kütüphaneleri sokağa döküldü, üzerine gaz dökülmek suretiyle yakıldı. Biz o yangından kurtarılan kitaplarla Koyunoğlu kütüphanesini tesis ettik.’’ Özellikle yakılan bir yangından sonra kurtarılan kitaplarla yeni bir kütüphane kuruluyor. Rahmetli Eşref Edip de diyor ki: ‘’O tarihlerde sanki memleketimiz bir işgale uğramış, Edirne’den Van’a kadar her yerde müthiş bir kitap katliamı var.’’ Biz burada eski yaraları deşmekten ziyade bu işin Osmanlı arşivlerinin açılmasına olan yansımasını anlatmaya çalışıyoruz. Bu memlekette bir meclis başkanı olmuş, takdim edilirken Osmanlıca bilmiyor diye övülerek takdim edilmiş. Bir şeyi bilmemenin bir üstünlük, bir vasıf olduğu maalesef o devirlerde oldu. Bu günlerde bize çok mantıksız geliyor, orada açtık biraz ama Türkiye çok büyük zararlar gördü.  Bunlardan biri dışarıda bulunan ve Türkçe konuşan, Türk olup Türkçe konuşan bütün unsurlarla bağlarımızı kopardık. Bugün bir yere gittiğinizde hiç değilse 1 milyon civarında Türk bulursunuz ancak kimse Türkçe bilmiyor. Bir nesil Türkçeyi biliyormuş, konuşmuşlar ve kapatıp gitmişler diyebiliriz.

Hocamızın Anadolu insanının geçmişiyle bağını kurmaya çalışan güzide eserlerinde ince bir nüans dikkatimizi çekmişti.

Yazdığınız kitaplarda İslam komutanlarına yönelmenizdeki sebep nedir?

Çalışma sahası olarak her saha boş. Osmanlı arşivleri açıldı ancak orada her şeyi bulamazsınız. Çünkü arşivlerin tamamı araştırmaya açılmadı. Mesela Halid Bin Velid ile ilgili kaynaklar bellidir. Biraz oradan biraz buradan katsanız dahi ortaya yeni bir şeyler çıkaramazsınız, Hz. Hamza da öyle. Ancak padişahlar için yapılan araştırmalarda yeni bilgilere ulaşacağımızı tahmin ediyorum. Osmanlı döneminin klasik dönem evrakı araştırmaya henüz açılmadı. Padişahların mutfak teşkilatı nasıl yürürdü, padişaha yapılan masraflara ne denirdi, hanım sultanların mutfak masrafları ne kadardı… Bunlarla ilgili henüz bir bilgi yok. Neden? Çünkü bu belgeler tamamıyla araştırmaya açılacak, gerekli araştırmayı yapmak için muhaveleler yapılacak ve siz o belgeler üzerinden diyeceksiniz ki hanım sultanların şu kadar masrafı olurdu. Belki tarihi olarak daha çok şeyler çıkacaktır. Osmanlı arşivleri ya da dünyadaki diğer arşivlere ulaşacağızdır. İnsanoğlu var oldukça bilgi hep açığa çıkacaktır, bilgi hep var olacaktır.

Arkadaşımız Mehmet bir yandan sorularını yöneltirken, Yunus Emre yeni bir sorunun hazırlığına girişmiş olacak ki kalemi ile önünde beyaz kağıda bir şeyler karalamaya başladı. Ebubekir hoca sözlerini tamamladıktan sonra o da sorusunu yöneltti.

Selahaddin Eyyûbî bir millete mi hizmet etti yoksa İslâm’a mı?

Bu konu üzerinde en sıkıntı olan şeylerden biri budur. Önce bunu halletmek lazım, Selahaddin Eyyûbî’nin savaşıp ortadan kaldırdığı haçlı kralıyla bugünkü İsrail, aşağı yukarı aynı şartlarla gelip buraya konmuştur. Aynı hedeflere sahiptir. Dikkat ettiyseniz haçlıların Kudüs civarında yaşayabilmek için, Kahire ile Şam’ı ele geçirmek isteğinde olduğunu görürsünüz. Onlar çok iyi biliyorlar ki orası Doğu Akdeniz ile muazzam bir köprübaşıdır. Fakat bunun arkasında bir Müslüman denizi vardır. Evet, artık Büyük Selçuklu Devleti yok, Melik Şah yok dünyada. Ama yarın öbür gün yeni biri çıkar bizi buradan sürüp atar, öyleyse o sürüp atmadan önce biz öyle bir sağlam yapışalım ki buraya bir daha bunlar bizi atamasınlar. Bugün İsrail’e baktığımızda İsrail’de yine büyük bir İslam devletini, Osmanlıyı parçaladıktan sonra gelip oraya kurulmuştur. Bugün ki İsrail’in stratejisi haçlı stratejisinin aynısıdır. İsrail arkasında bu kadar büyük destek olmasına rağmen yine de bazı zafiyetleri taşıyor üzerinde. Bu zafiyet onları da düşündürüyor. Onlarda “Hıttin korkusu” diye bir korkudan bahsedilir. Hıttin dediğimiz, Selahaddin Eyyûbî’nin en son zafere ulaştığı büyük savaş.

Eğer biz burada bir hastalığı teşhis edeceksek evvela bunun milliyeti ile uğraşmayacağız. Milliyeti ile uğraşsak ne olur? Büyük bir handikap çıkar, bu sıkıntıyı bertaraf etmek mümkün değildir. Çünkü Selahaddin Eyyûbî’nin Türk, Arap veya Kürt olması ile olmaması neredeyse yakın geliyor birbirine, dengeliyor. Şöyle düşünelim; bizim kafamızdaki Selahaddin Eyyûbî’nin milliyete nispet edilmesi hadisesi Selahaddin Eyyûbî’nin devrinde yoktu. Bizim o zaman Selahaddin’e ihtiyacımız vardı, kim olduğu o kadar önemli değildi. Bugün eğer bir Selahaddin’e ihtiyacımız varsa bu adamı bir milliyete nispet etmenin son derece büyük tehlikeleri vardır. Bu tehlikelerin sebeplerinden biri tarihidir.

Biz Selahaddin’e Kürt diyelim veyahut Arap diyelim veyahut da Türk diyelim. Peki, onun torunları kendilerini kim ve ne olarak gördüler? Sorunun cevabı şudur: Onun torunları kendilerini mutlak surette Arap gördüler. Fakat iki ayrı görüş şeklinde Arap’tır. Biz Yemenli Maha’nın soyundan mı geliyoruz yoksa Peygamber (s.a.v.) soyundan mı? Oradan geliyor veya buradan geliyor, bizi ilgilendirmez. Fakat bir şey var, bu insanlar kendilerinin Arap olduğunu iddia ediyorlar.

Selahaddin Eyyûbî devleti parçalana parçalana en son Hasan Keyf emirliği kalmıştır. Hasan Keyf emirliği Kürtlerin çok daha fazla yaşadığı bir bölge olmasına rağmen bir Arap emirliği olarak devam ediyordu. Yavuz Sultan Selim dedesine hürmeten, Hasan Keyf emirini emirlikte bıraktı. Bu ne demektir o zaman? Selahaddin Eyyûbî’nin devleti bir Arap devleti olarak gidebildiği en son noktaya kadar devam etti.

Peki, Selahaddin Eyyûbî’nin kendisinin Kürt olduğunu kabul edelim. Bugün Amerika’da bir olay yaşıyoruz. Amerikan başkanının zenci olmasın ve Amerika’da ciddi bir zenci nüfusunun olması bundan iki yüz yıl sonra şu iddiada bulunmasını sağlayabilir mi: Amerika bir zenci devletiydi. Böyle bir şey olamaz. Böyle bir tartışmaya girmenin sebebi yoktur. Selahaddin Eyyûbî’nin Kürtler ile akrabalığı vardır. Bu da şöyle söyleniyor. Çeşitli sebeplerden dolayı Azerbaycan’a göçmüşlerdir ve burada Kürtler ile akrabalık kurmuşlardır. Buradaki akrabalıktan sonra Filistin bölgesine geldiği zaman Nureddin Zengi öldükten sonra, Şam tehlikeye düşüyor. O sırada Selahaddin Mısır’dadır. Nureddin Zengi’nin hanımı hemen kendisinin Filistin’e müdahale etmesini istiyor ve o da Mısır’dan kalkıp geliyor. Dul kalan Nureddin Zengi’nin hanımı buradaki siyasi birliği sağlamak adına Selahaddin ile evleniyor. Dolayısıyla Selahaddin Eyyûbî’nin bundan sonraki çocukları, yeğenleri ve diğer akrabaları Türk olmaya başlıyor. Selahaddin Eyyûbî’nin yaşadığı hayat ile ilgili şöyle bir mesele meydana çıkıyor. Selahaddin Eyyûbî burada haçlılara karşı mücadele etmesi gereken ve edebilecek olan her milletten bir parça taşıyor. Kürtler var, Araplar var ve Türkler var. Bugün bazı insanların çok büyük yanlışı var. Onu doğrudan doğruya bir kavme nispet ederek işe başlayıp, bir de utanmadan, ben bunu söylemek suretiyle normalde birliği temin ediyorum demeleri gibi garip bir şeyle karşılaşıyoruz. Sen ayrılıktan bahsedeceksin ama birliği iddia edeceksin.

Selahaddin Eyyûbî bir hafızdır, Selahaddin Eyyûbî bununla beraber ‘’hamase’’ adlı Arapça bir şiir kitabını ezberlemiştir. Hamase demek kahramanlık demek. Kahramanlık isimli şiir kitabını ezberleyen bir şahıs mutlak surette bunları isteyerek, arzu ederek ve adeta meftun olarak ezberledi. Dolayısıyla önce Selahaddin’i bir tanıyalım. Selahaddin kimdir, ne yapar, ne düşünür, ne yer, ne içer; ondan sonra, Selahaddin’i ortaya çıkardığın zaman, bakarız ki Selahaddin’i bir milliyete nispet etmek kadar ahmakça bir şey olamaz. Buna ahmaklık diyebiliriz açık bir şekilde. Çünkü bu tartışmalar gereksizdir.

Tarihi sohbetimizi daha da demlendirecek olan çaylarımızı getiren görevliye teşekkür ettikten sonra, masada bulunan herkes çaylarından bir yudum aldı. Sohbetin tansiyonunun düşmesini istemeyen hocamız eliyle işaret ederek diğer soruya geçmemizi istiyordu. Yunus Emre bir diğer soruyu yöneltti.

Selahaddin Eyyûbî’nin ve Yavuz Sultan Selim’in Kudüs’ü ile bugünün Kudüs’ü arasında ne tür bir farklılık var? Sizin Kudüs’e yönelmenizde ve kitaplarınızda Kudüs’ü öne çıkarmanızdaki en büyük etken nedir?

Selahaddin Eyyûbî’nin fethettiği Kudüs ile Yavuz Sultan Selim’in fethettiği Kudüs aynı Kudüs değil.  Toprak olarak aynı ama Yavuz Sultan Selim, Kudüs’ü fethederken Selahaddin’in yaşadığı duyguları yaşamadı. Bizim bugünkü İsrail hakkındaki düşüncemiz de, Yavuz Sultan Selim’inkinden çok uzak bir düşünce. Çünkü Kudüs onun yolunun üstündeydi ve mecburen orayı geçmesi gerekiyordu. Savaş Halep’te devam ederken burada Kansur kavmi öldü. Dolayısıyla burada bir yenilme söz konusudur, öyleyse bu büyük zaferin neticesinde toprakların şekli şemaili değişmelidir.

 İstihbarattan bir haber geliyor. Kahire’de saltanat şurası toplanmış, Tomanbay’ı sultan tayin etmişler ama şartları, Rum sultanına karşı savaşmak. Bu şartlar ile Tomanbay’ı sultan yapıyorlar. Dolayısıyla niyetleri barışmak değil, tekrar savaşmak. Tabi Yavuz Sultan Selim bu defa belki bir seferde bütün Mısır’ı, mazisi epeyce eski olan koskocaman bir devleti, yok edecek. Bunun getireceği çok büyük problemler var. Yavuz Sultan Selim böyle bir zaferi kazanmışken, orduyu dağıtmışken, Kansur kavmini orada öldürmüşken, bunu bırakıp gitse orada hiç savaş yapmamış gibi olacak. Dökülen kan, verilen emek, zaiyat, harcanan hazine tamamıyla boşa çıkacaktır. Ne yapabilirsin peki? Adamlar savaşmak niyetindeyse senin de onun üzerine gitmen gerekir. Tabi Yavuz Sultan Selim Mısır’dan gelecek bir orduyu beklemek yerine bu hamleyi yaparak Filistin’den bütün Memlük ordusunu kovmuştur. Sonrasında ise sıra gelmiştir Sina çölünü geçmeye. Sina çölünü de geçtikten sonra onu bir sürpriz beklemektedir. Sina çölünde neler yaşanmıştır?

Sina çölünden önce şunu söyleyeyim. İstanbul kuşatması 58 gün, Viyana’nın 2. kuşatılması 60 gün. Diyorlar ki nasıl oluyor. Ben dedim ki size bir teklifim var. Savaş var mı? Yok. İstanbul surları ayakta duruyor mu? Duruyor. Çadırını, suyunu, yiyeceğini al git, 60 gün o surun dibinde yaşa. Bakalım ne yaşayacaksın, ne düşüneceksin, ne kadar tahammül edeceksin. Savaş yok, bomba yok, arkadaşların ölmüyor, sana kurşun isabet etmiyor.

Sina çölünün geçilmesi hadisesi bir surun önünde savaşmaktan çok daha zor bir konudur. Çünkü Sina çölünü tarihte geçen insan sayısı çok azdır. Yanlış hatırlamıyorsam bir Roma kralı geçti oradan, fakat onun geçişi Yavuz Sultan Selim’in geçişinden daha müsaittir. Çünkü siz Mısır üzerine yürüyorsanız mutlaka İskenderiye’den kuşatma yapmanız gerekir. Kahire’yi iki güç arasında sıkıştırmazsanız Kahire’ye hâkimiyet kurmanız son derece zor bir iştir. Çölde iki tane büyük problem var. Birincisi çölün kendisi. Çünkü öğlen vaktinde yumurtayı ısıtacak kadar aşırı bir sıcaklık var, gece yarısı da insanı üşütecek kadar müthiş bir soğuk var. Çölün tozunu da hiçbir şeyle durduramazsınız. O toz mutlaka bir delik bulur ve içeri sızar. Ağzı kapalı olan sularınıza dahi sızabilir.

Askerin teçhizatı ve ağır toplar ile o çölü geçmek oldukça zordur. Bu ağır topları çekerken bir de batıp çıkma probleminiz var. Bu çölü, kendi fiziki şartları böyle olmasına rağmen yani yolunuzu kaybetmeden yürüyeceksiniz, batıp çıkarak yine de hayatta kalacaksınız derken, çölde mutlaka kayıplar veriliyor. İkinci büyük tehlike çölde yaşayan kabileler, yabancı kabileler. Bunlar orduyu takip ediyorlar, bir açık noktasını yakalamaya çalışıyorlar ve neticede ordu çölün bitişiyle beraber birden bire Memlük Devleti’nin batılılardan almış olduğu toplarla karşı karşıya geliyorlar. Bu defa işin sakat taraflarından birisi şu: Yavuz Sultan Selim, Mısır kuşatmasına İskenderiye’den çıkarma olduğunu biliyor ve donanmasını da buna göre hazırlamış zaten. Yalnız donanma Akdeniz’de, Rodos yakınlarında müthiş bir fırtınaya yakalanıyor ve geçemiyor. Romalıların yaptığı gibi çift taraflı bir kuşatma yapamıyor ve tek taraflı kuşatma ile savaşıyor. Mısırlılar tarafından bir avantajı var. Adamlar kendi evlerinde savaşıyorlar. Yani Yavuz Sultan Selim gibi uzun yolları aşmıyorlar. Osmanlı ordusu yorgun, bitkin ve epey bir kayıp vererek Kahire önlerine gelmiş, arka tarafta da yağmacı kabileler Osmanlı ordusunun yenilmesini bekliyorlar. Mısır ordusu süvari gücü bakımından Osmanlı’dan üstündür. Tomanbay da gerçekten savaşçı bir adamdır ve Memlük ordusu sıradan bir ordu değildir. Yavuz Sultan Selim kendi otağında Sinan Paşa’yı bırakıp Mukattam dağını arkadan dönünce, Tomanbay basıyor otağını ve Sinan Paşa’yı şehit ediyor. Padişah otağında olsa padişah şehit olacak. Bu arka taraftan dolanma esnasında bir kere padişah kendini kurtardığı gibi Tomanbay’ın taktiği bertaraf oluyor.

Bir orduyu arkadan çevirmek çok tehlikeli bir şey. Tarih kaynaklarında anlatılan şöyle bir şey vardır. Toplar patlamaya başlayıp da, süvarilerin atları koşmaya başladığında her taraf toz duman oluyor, göz gözü görmüyor. Bu vesile ile Osmanlı ordusu düşmanı bertaraf ediyor.

Bugün ve geçmiş dönemlerde İslami kişilikler arasında ikilik çıkarmaya çalışanlar daima olmuştur. Bu noktada en çok uğraşılan iki isim, Hz. Ömer (r.a) ve Hz. Halid bin Velid (r.a)’dir. Emir-ül Müminin (r.a) ve Hz. Seyfullah (r.a) hakkında çalışmalar yaptığınızı biliyoruz. Sizce Hz. Ömer’in (r.a) kararındaki hedefi nedir? Bu karar karşısında Hz. Halid bin Velid’in (r.a) tutumu nasıl olmuştur?

Buradaki asıl mevzu, yani çoğunlukla anlatılan şey, fetihlerin ve zaferlerin Allah’tan geldiğine herkes inansın, Halid’e bir şey vermesin mantığıdır. Ama bizim araştırmalarımızda asıl mevzu bu değil. Hz. Ebubekir (r.a.) halife iken Hz. Ömer onun müsteşarı durumundaydı. Dolayısıyla Ridde savaşları yani peygamberlik iddiasında bulunan fitneler çıktığı zaman, onların üzerine doğrudan doğruya Halid Bin Velid gönderildi. Halid Bin Velid üç sene boyunca Efendimiz (s.a.v.) ile beraber Medine’de oturup onun sohbetinden istifade etmiş ve İslam’da içtihat seviyesine ulaşmış bir sahabedir. Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Halid Bin Velid’den üçü de içtihat edebilecek durumdalar ama bunların içtihatlarının mutlak birbirlerinin aynısı olması mümkün değil. Çünkü içtihat, bir manada fikrini söylemektir. Şimdi Ridde savaşlarındaki olaylarda Hz. Halid’in kendi ictihadıyla yapmış olduğu ve Hz. Ömer’in de beğenmediği ve kabul etmediği bazı olaylar vardır. Bu olaylar esasında kendisi fikrini Hz. Ebubekir’e söylemiş ve  Hz. Ebubekir’in de Hz. Halid’e arz etmesini söylemiştir. Ancak Hz. Ebubekir “Ben Halid ile aynı ictihadı yapmam, onunla aynı fikirde değilim ancak Müslümanların bu kadar sıkıntılı olduğu bir zamanda, Halid’in ipleri elinde bulundurduğu ve zafer kazandığı bir sırada Müslümanları sıkıntıya sokup onu vazifeden alamam.” demiştir.

Bir diğer mevzu ise peygamberlik iddiasında bulunanlardan birisinin karısı ile evlenmesi hadisesidir. Halid Bin Velid’in kendi ictihadıyla ortaya koyduğu birçok meseleye Hz. Ömer’in muhalefeti vardır. Buna başka sebepler arayanlar da vardır. Müşrik oldukları dönemde güreş tutmuşlar da o onun ayağını kırmış da, o da ona gıcık gitmiş gibi bir takım uydurmalar da vardır. Şimdi bunları geçelim. Dinin esasları her şeyin ötesindedir. Eğer öyle olsa Uhud harbi esnasında karşı tarafta olması, asıl gıcık gitmesi gereken sebep olması gerekirdi. Ancak Hz. Halid Bin Velid ile Hz. Ömer’in olaylara bakış açıları arasında çok büyük farklılıklar vardır. Her yönünde olmasa bile ana mevzularda, ictihadi konularda, hareket tarzı gibi konular hususunda Hz. Ömer ile fikirleri uyuşmuyor. Ve neticede Hz. Ebubekir vefat edip Hz. Ömer başa gelir gelmez hemen onu azletmiştir. Ancak bu azil hadisesi Yermük harbinin hemen önündedir. Hz. Ömer, Ebu Ubeyde’yi (r.a.) tayin etmiştir başkomutan olarak. Ancak Ebu Ubeyde, Halid Bin Velid’in azledilip kendisinin tayin edildiğini Halid’e hemen söylememiştir. Savaş bittikten sonra söylemiştir. Söylemiş olduğuna dair rivayetler olsa bile yine savaşın bütün taktiklerini Halid Bin Velid yapmıştır. Bizzat ön saflarda savaşmıştır. Savaş bittikten sonra kendisine anlatılmıştır mevzu. Artık vazifeden alındın ve benim emrimde bulunacaksın diye kendisine söylemiştir. Hz. Ebu Ubeyde efendimiz tarafından ümmetin emiri diye iltifat edilen bir zattır kendisi. Hz. Halid’in de ona iltifat ettiği kaynaklarla sabittir. Ben senin emrinde çalışırım, demiştir. Ebu Ubeyde öldükten sonrada artık kimsenin emrinde bulunmam diyerek haneye çekilmiş ve son günlerini orada yaşamıştır.

Hocamızın yorulduğunu ve çaylarında tükendiğini fark ediyoruz. Son çaylarımızı söyledikten sonra sohbeti kısa ve tatlı bir soruyla noktalamaya niyetleniyoruz. Bu sorumuz hocamızı epeyce düşündürmüştü ki tebessümler eşliğinde zorlandığını ifade etmişti.

En beğendiğiniz şair kimdir?

Zor bir soru oldu bu. Bu soruyu şark edebiyatında en beğendimiz şairler olarak değiştirirsek, Arap edebiyatında İbnul Kays hakikaten hak ettiği bir şöhrete sahiptir, Fars edebiyatında Hafız Şirazî, Osmanlı edebiyatında Nedim, cumhuriyet döneminde Necip Fazıl’dır.

Bizim Ebubekir Subaşı ile sohbetimiz son sorumuzdan sonra da devam etti. Hocamızın eserlerini önüne koyduk, o da Arapça, Osmanlıca ve Latince olarak üç farklı dilde imzaladı, çaylarımızı yudumladık ve en yakın zamanda tekrardan hasbıhal etmek sözü ile ayrıldık. Bizlere ayırdığı zamandan ötürü tekrardan teşekkür eder ve tüm yaşamında başarılı olmasını Allah’tan niyaz ederiz.

Yanıtla