Dâr-üş Şifâ #2 : Müntesibîn-i Tıb’dan Bir Kısım

0

  Dâr’üş Şifâ’da bu kez, Sebilürreşad’ın ‘Fenniyat’ kısmından bir makaleyi ele alacağız. Sebilürreşad, ilk yazıda bahsettiğimiz Sırat-ı Müstakim’in devamı olarak ve yine Mehmed Akif’in önderliğinde 1908 yılında çıkmaya başlamış.

  Makalemizin ismi : “Islah-ı Irk, Irkımızı Kemiren Hastalıkların Def’i ve Ref’i”

  Ahmed Cevdet, makalesinde ‘ırk’ kelimesini cümle Osmanlı tebaasını kast ederek kullanmış. Ve o yıllarda gerek bizim ‘ırk’ımızı gerekse tüm dünya ırklarını kemiren pek mühim bir hastalığı, yani sıtmayı konu edinmiş. Yine bir hıfzı’s sıhha örneği olarak “Sıtmayı nasıl tedavi ederiz?”den ziyade “Sıtmadan nasıl korunuz?” sorusunun cevabını vermek istemiş.

“Allah hiçbir dert inzal etmemiştir ki ona mahsus bir de şifa inzal etmesin.”  

manasındaki Hadis-i Şerifle yazısına başlıyor müellifimiz. Zamanının siyasi şartlarını da göz önünde bulundurursak gayet tabii olarak nitelendirebileceğimiz şu satırlarla devam ediyor:

“Boşuna inad ve ısrara hacet yok. ‘Her derdin devası vardır.’ Peygamber-i Zişanımız, Efendimiz yalnız bir defa değil birkaç defalar tekrar etmiş; etraflı düşünemeyenlerin, daha doğrusu bedbin ve garib perestlerimizin ulemâ-yı garba izaf ve isnad etmeye kalkıştıkları bu hakikati bulmak ve bilmek şerefini din-i mübîn-i İslam’a tahsis kılmıştır.

  Müslümanlığı daima ilm ve fen düşmanı telakki eden garazkâr Avrupalılarla bunları taklide yeltenen bazı safdilân bilmelidirler ki fenne düşman olan din-i celile-i Fâtırımız değil, belki ondan hemen hemen bîbehre olan zamane hazır Müslümanlarıdır.”

  İslam’ı yanlış anlamakta ısrar eden Batı dünyasının bu tavrına sebep olarak, kendi dininden bîhaber olan Müslümanları gösteriyor Ahmed Cevdet. Dinimizi cehaletlerine kurban edenlere, sıhhatin ve tedavinin ve bunların bir gereği olarak fennin, İslam’ın bir emri olduğunu samimi ve gayretkâr cümleleriyle anlatıyor. Buna da delil olarak yine bir Hadis-i Şerifi naklediyor:

“Allah-ü Teala derdi de dermanı da yaratmıştır. Öyleyse tedavi ediniz. Şu kadar var ki haram ile tedavi etmeyiniz.”

  Makalede anlatılan bütün hıfzı’s sıhha tavsiyeleri işte bu kaideye göre yazılmış. Yani bunlara uymak suretiyle sıtmadan korunmak isteyenlerin, dinin belirlediği helal daireden dışarı çıkmaları gerekmeyecektir. Şimdi isterseniz makalemizin esas konusu olan bu tavsiyelere biraz göz atalım..

  *Sivrisinekler nasıl mahvedilir, sıtmadan nasıl korunuruz?

  “Yazacağımız çareler hem zengin hem fakir işi olacak; hem hususi hem de umumi suretle tatbik olunabilecektir. Sıtmanın izalesi sivrisineklerin imhasıyle kaim olduğunu şimdiye kadar yazdığımız müteaddid yazılarla az çok anlatmak istemiştik.”

  “Yalnız evvela sivrisineklerin sularda çoğaldığını hatırlayalım veya hatırlatalım.”

  Ve diğer soruya geçelim..

*Sivrisineklerin efnası hususunda tavsil olunması gereken elzem tedâbir hususu..

  Kısaca sivrisinekleri nasıl yok ederiz yani?

  Ahmed Cevdet, bunun için evlere yakın, içinde balık bulunmayan, yosunlu havuz, yalak ve su birikintilerinin boşaltılması veya tamamen kapatılması gerektiğini söylüyor. Eğer havuzun kapatılması keyfe mani ise de bu suyun yüzüne ya adi gazyağı yahut da petrol dökülmesini tavsiye ediyor.

“Bir metre ve menabî suya bir çorba kaşığı petrol kafîdir. Koca yaz zarfında bu suretle edilecek masraf sülfetaya ve doktora verilecek para ile nisbet edilirse solda sıfır kadar ehemmiyetsiz bir meblağ teşkil eder.”

  Hastalıklarının tedavisi sırasında harcanan para ve zamanın, onlardan korunmaya harcananlardan çok çok daha fazla olduğu bilhassa belirtilmiş. Bu hıfzı’s sıhhanın temel maksadıdır.

“Gazyağının istimalindeki maksat –da- yavruların nefes deliklerini tıkayarak öldürmekten ibarettir.”

  Bizde maalesef o yıllarda kötü bir alışkanlık olarak uygulanmaya devam eden pis suların –gasilhane, bulaşık, çamaşır, el suları- bahçe veya sokak ortasında bir yerde biriktirilmesinin de hem evlerin temelini hem de sakinlerinin sıhhatini berbat ettiğini ekliyor.

  Memleket dahilindeki irili ufaklı bütün bataklıkların imhasının en mühim tedbir olduğunu söylüyor. Bunun nasıl yapılacağını da şöyle açıklıyor:

“Bu da bataklıkla münasebeti bulunan şehir ve köylerin hükümetin de yardımıyla mütenaviben toprak getirilerek su birikintilerinin üzerine dökmesi suretiyle elde edilir. Avrupalılar kapatılan bataklıklara okaliptus dedikleri ağacın dikilmesini tavsiye ederlerse de öyle meyvesiz ağaç dikecek kadar toprağı bulabilmiş bir millet olmadığımızdan kapanan bataklıklarda dutluk yetiştirmemiz icab eder.”

    İşte ‘Buralar önceden hep dutluktu.’ sözünün sıkça söylenmesine sebep olan tavsiye!

  Dutluk yetiştirilmesinin meyve elde etmekten başka sağlayacağı yararlardan da bahsediyor Ahmed bey. İpek böcekçiliğiyle birlikte gelişecek olan ihracatımız, bu yararlardan bir tanesi. Kendisi ise bataklıkların kapatılmasındaki genel yararları şöyle sıralıyor:

“1-) Irk kurtarmak

2-) Rençberleri mal sahibi yapmak,

3-) İhracatı tevsi’ eylemek,

4-) Memleketi büyütmek ve imar etmek,

5-) Kuraklıktan kurtulmak. (Bu son cümle yeknazarda acayib görünürse de, ağaçların bulut ve dolayısıyle yağmur toplaması keyfiyeti düşünülürse pek tabii olduğu takdir olunur.)”

  Bataklıkları kapatmak için çalışmak fedakarlığını kendimiz göstermeyip bu işi Avrupalılara devredersek işin kısa sürede tamamlanacağını fakat elde edilen arazilerin onların tasarrufuna geçeceğini de vurgulamaktan geri durmuyor.

“Söyleyiniz! Kardeşlerim! Yarın Avrupa’nın ve Avrupalıların gelip o bataklıkları satın alarak doldurup üzerlerine mektepler, kiliseler, keşhaneler, şatolar, istasyonlar, banyolar, hastaneler inşa eyleyip gözümüze batırdıklarını mı arzu edersiniz, yoksa en fakirlerimizin tarla ve mülk sahibi olduğunu mu buna tercih edersiniz?”

  Bataklıkların kurutulması tavsiyesinin yanı sıra havuzlarından ve balıklarından vazgeçemeyen zenginler için de “evlerinin pencerelerini, kapılarını velhasıl bütün delik deşiklerini tülden mamül sık örülmüş örgülerle” kapatmaları tavsiyesini veriyor. Son olarak bütün bunlar yapılamayıp, bataklıkları kapatmak mümkün olmaz ise sivrisinek ısırıklarını etkisiz kılacak şu reçeteyi söylüyor:

  “Bataklıklarla hemcivar olan şehir ve köylülerin ya her gün 10 ila 25 santigram, ya iki günde bir 30 ila 50 santigram veyahut dört veya yedi günde bir 70 santigram ila 1 gram sülfat kullanması lazımdır.”

  Hükümete düşen “bazı memâlikte olduğu gibi hem saf hem de ucuz kinin bulup ahaliye ucuz fiyat ile satmak” vazifesi için de şu misalleri veriyor:

  “Faraza; 1900 senesi 23 Kanunuevvelinde Fransa maliye nezareti kinin fiyatını azaltmış, cam şişeler içerisinde 20 adet yirmişer gramlık komprimeler istihzarıyla klorhidratı 40, sülfatı 33 santime sattırmıştır.”

  “Bu suretle Fransızlar Cezayir ve Korsika’da pek iyi neticeler elde etmeye muvafık olmuşlardır.”

  Ve yine müellifimiz Ahmed Cevdet’in sözleriyle yazımızı noktalayalım:

  “İbret!.. ve gayret!”

Müntesibîn-i Tıb’dan

Ahmed Cevdet

 

 

Yanıtla