Soyut ve somut gerçeklikler arasındaki çizgi, siyah ve beyazı ayıran hat kadar net değildir. Yani rûhu öyle kolay soyamazsınız bedenden. Gece ve gündüz mefhumları gibi olabilirler ancak; birbiri üzerine giydirilmiş. Birini diğerinden çekseniz yine ikisi kalır elde.

“Soyut-Somut” yahut “Maddi-Manevi” olarak ikiye ayırdığımız mahlukatın aslında yekvücut olduğunu anlamak için bu kez, biraz fizik teorilerinden bahsedeceğiz. Evvela madde dediğimiz şeyin atomlardan, atomların da proton, nötron ve elektron adını verdiğimiz parçacıklardan meydana geldiğini hatırlayalım. Bilimin erişebildiği nokta bugün bize gösteriyor ki proton ve nötron da temel parçacık değildir. Yani onlar da “kuark (quark)” adı verilen zerreciklerden meydana gelirler.

“Bazılarına göre p, n ve lambda kuarkları olmak üzere üç kuarks bulunmaktadır.. Bunlardan iki p kuarkı ile bir n kuarkının birleşmesinden bir proton; iki n kuarkı ve bir p kuarkından bir nötron.. meydana gelmektedir. Fakat bütün maddeyi üç kuarkla izah etmek kâfi midir?.. Nitekim son tecrübelerde dördüncü ve beşinci kuarkların da bulunduğu bildirilmektedir.”

Peki kuark adını verdiğimiz zerrecikler tam olarak nedir?

Bilim adamları, yüzyıllar evvel dahi maddenin temelinin enerji olabileceğini söylemişlerdir. 19. yüzyıla gelindiğinde ise tabiat gerçeklikleri “Işık ve Madde” olarak ikiye ayrılır hale gelmişti. Işık, dalgasal; madde ise parçacıklı (atomlardan müteşekkil) yapıdaydı. Fakat yine zaman içerisindeki tecrübeler, ışığın hem parçacık hem dalgasal formda olduğunu ve dalganın maddesel bir yapı teşkil etmediğini gösterdi.

20. yüzyılda Max Planck’ın ortaya koyduğu Kuantum Teorisine göre ise, atom-altı parçacıklar yani bir başka deyişle “kuarklar” karşılıklı etkileşim içinde olan enerji kümeleriydi. Yine aynı yüzyılda Einstein, İzafiyet Teorisine göre maddeyi şu şekilde tanımladı: Madde, enerjinin çok yoğun halinden başka bir şey değildir. Ve bu tarifi, hepimizin bildiği o meşhur formülüyle ifade etti: E=mc². Bu, şu demektir: Bir cismin teşkil ettiği enerji, o cismin kütlesiyle ışık hızının karesinin çarpımına eşittir.

Bütün bu anlattıklarımızı kısaca “enerji-madde eşitliği” olarak özetleyebiliriz. Yani bütün maddenin temelinde enerji vardır ve beş duyumuzla algıladığımız, somut saydığımız madde; aslında çoğu kez görüp hissedemediğimiz, soyut olarak nitelediğimiz enerjiden meydana gelmektedir. “Madde = Enerji” Daha farklı bir ifadeyle söylemek gerekirse.. Aslında yaratılmış olan ne varsa hepsi enerjiden ibarettir. Fakat tabiatta enerjinin farklı formlarında bulunurlar. İnsanın beş duyusu ise bazı formları algılayabilirken, bazılarını algılamakta yetersiz kalır. Buna basit bir misal verecek olursak; gözümüz ışığın dar bir dalga boyu aralığında olan kısmını algılar. Morötesi ve kızılötesi ışınları ise, belli bir enerjiye sahip oldukları halde çıplak gözle algılamak mümkün değildir.

Şimdi, materyalist felsefenin karşısına geçebiliriz. Ve soyut kavramlara inanmadıkları için iman etmekte zorlanan insanların da duyacağı şekilde, şu soruyu sorabiliriz: Bedenin canlılığını sağlayan ve ona hayat veren “Ruh” dediğimiz enerjinin yahut bir düzen idare etmekle görevlendirilmiş mahluklar olan “Melek” adını verdiğimiz enerjilerin, elimizdeki telefondan veya sol yanımızda atmakta olan kalp organından fiziksel olarak bir farkı var mıdır? Yoksa hepsi, sadece değişik formlarda bulunan enerjiden mi ibarettir?